Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

28 Aralık 2016 Çarşamba

ISSIZ

Özlem Ekici

Özlem, eskiten acı
Zaman ölüm ve yaşam
İçimin uslanmaz sarkacı..
Aklımda mührü gözlerinin
İçimde nar çiçeği anılar

Canıma batıyor bu cam kırıkları..

Ben sana aynaydım sen bana su

Ah şimdi günlerim

Ürkek serçe uykusu..
Ok gibi atıyorum seni
Her gün kendimden biraz daha uzağa
Ne yapsam sana varıyor yollarım..
Ses yoktur uyuduğun sularda
Renkler silinmiş, susturulmuştur her türkü
Nasıl da üşütür bizi yalnızlık..
Gel içimin saatini yeniden kur
İkimiz için başka rüya bulalım
Orada ölümün rüzgarı esmesin hiç..
Senin olduğun yerden doğar
Esrik bir düşün en güzel günü
Bilirim yıldızları söndürür terk etmenin hüznü...

 Aslı Durak








23 Aralık 2016 Cuma

Bekleyenler İçin

Özlem Ekici
Bir ayak sesi duymayayım
Kapıya koşuyorum
Gelen sen misin diye
Bir sarı saç görmeyeyim
Yüreğim burkuluyor
Ağlamaklı oluyorum
Her şey bana seni hatırlatıyor
Gökyüzüne baksam
Gözlerinin binlercesini görürüm
Bir rüzgar değse yüzüme
Ellerini düşünmeden edemem
Yaktığım bütün sigaraların dumanları sana benzer
Tadı senden gelir
Yediğim yemişlerin
İçtiğim içkilerin
Ve içimdeki bu dayanılmaz sıkıntı
Bu emsalsiz hüzün
Seni beklediğim içindir

Resmine bakamaz oldum
Uykulardan korkuyorum artık
Utanıyorum odamdaki bütün eşyalardan
Şu sedir hala gelip oturmanı bekliyor
Şu ayna karşısında güzelliğini seyretmeni
Şu kadeh dudaklarına değebilmek için duruyor masada

Ve şu saat geldiğin anda
Durabilir sevincinden
Zaman çıldırabilir
Çünkü benim dünyamda
Ölümsüzlük, seni sevmek demektir.

Bir çocuk doğmayı bekler
Bir ağır hasta ölmeyi
Bitkiler yağmur ve güneşi bekler
Yalnız bir kadın sevilmeyi
Ve düşün ki bir adam
İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
Seni bekler
Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi

Sen gelinceye kadar
Pencerem kapalı duracak
Rüzgar gelmesin diye
Artık perdeleri açmayacağım
Gün ışığı girmesin diye
Sonra kahrolacağım
Bu karanlıkta, bu derin yalnızlıkta
Ve günlerce gecelerce haykıracağım
Nerdesin diye, nerdesin diye

Bir gün bu kapıdan sen gireceksin
Biliyorum
Ergeç bu bekleyişin bir sonu gelecek
Yıllarca sonra
Öldüğüm gün bile gelsen
Bütün bu bekleyişlerimi ve öldüğümü unutup
Çocuklar gibi sevineceğim
Kalkıp sarılacağım ellerine
Uzun uzun ağlayacağım

Ümit Yaşar OĞUZCAN                                    




20 Aralık 2016 Salı

Dönüp Dönüp Başa Sarmanın Dayanılmaz Ataleti

Özlem Ekici

   Çok güzel metinler okudum sanat, edebiyat adına. Çok güzel müzikler dinleyip, çok güzel resimler izledim uzun uzun. İnsanın ürettiği her şeyin önemli olduğuna her zaman inanmaya devam ettim. İçlerinde yanılıp gerisinde durmak mecburiyetinde olduklarım da oldu. İnanmak söz konusu olunca ben bunu hep iyi niyetle sürdürmeye çabaladım. Kolay olmadı fakat aşırı zorlandığımı da söyleyemem.

   Bir süre sonra üreten, değer yaratan insan unsurunun kendisiyle ilgilenmeyi seçtim. Mekanizmasını, fizyolojisini anlamaya, kurcalamaya başladım. Temel sebep şuydu: insan neden üretir? Buna ihtiyaç duymasına sebep olan şey nedir? Sadece sanat, edebiyat, müzik ve resim değildi; insan aynı zamanda acı, yalan ve üzüntü de üretiyordu; sevinç ve heyecan da. Bunların hepsinin toplamıydı insan. Fark ettiğim, saydıklarımdan bir tanesi de olabiliyordu. Kapsam giderek derinleşmeye başlamıştı. Aklımda insana dair her şey yavaş yavaş dağılmaya başlıyordu. Yapı taşlarını oluşturan bütün o irili ufaklı nedenler giderek çoğalınca onları bir arada tutan bağlarda giderek zayıflıyor ve kopma noktasına geliyordu. Bunun sonuçları oldu. Ben hata yaptığımı düşünmeye başladım. Akıl insanı ölçemezdi. En bilinen haliyle bunu bir insan yapamazdı. Sanırım biraz ileri gittim. Haddimi aştığımı düşünüp bunu bir kenara atmak zorunda kaldım.

   Şimdi oradayım. Aslında hep oradaydım. Sadece yol aldığımı düşünmüştüm. Durup bekleyerek yol alamazmışım. Kendimi boş ümitlerin peşine takmış, gereksiz, kuru ve içi boş bir sürü sebebin peşine sürüklemişim.


   Akla inanmakla insana inanmak arasında derin benzerlikler var. İnsan da, akıl gibi sizi boş inançların peşinden sürükleyebiliyor. Uyandığınızda aslında hep o yatakta olduğunuzu hatırlamak kadar komik bir trajedidir bu konu.

*******

   Yazacak bir şeyler bulamıyorum. Bu, anlatacaklarımın tükendiğinin göstergesidir. Benim dışımda, benden bağımsız işleyen bir düzenin varlığından bahsediyorum. Şu yanılgıya düşmeden: ben tükendim. Bu yazacaklarımın da tükendiğine işaret eder. Böyle bir yanılgı taşımıyorum. Kabul de etmiyorum. Gerçek değişmez. Bazen sekteye uğrar. İçimde taşıdığım bir şeyin benden alındığını, çalındığını hissediyorum. Benim tekelimde karşılık bulan bu durum nasıl ve ne şekilde benden alınabilir? Bunu ben nasıl tükendiğimle ilgilendiririm?

   İşte burada çıkmaz oluştu. Benim çıkmazım. Girdap değil. Girdap işlenemez bir konu. Ben üzerine anlatacak çok şey bulamam. Ama çıkmaz? Çıkmaz, tam olarak içimde bir şeylerin bölünüp dağıldığına göstergedir. Her şey bitince geriye bizden bir şey kalmaz. Çıkmaz bana bunu anlatıyor. Çünkü ben ona soru sordum. Yazacak bir şeyleri kalmayan insanlar kendilerine çarparlar. Sonunda çatlayıp dağılana dek.

********

   Sürekli aynı noktada kalınca etrafta olan biten ne varsa belirginleşmeye, büyümeye ve keskinleşmeye başlar. Fark etmediğin, dikkattinden kaçan bütün nesneler -daha önce orada olduğu halde- bir bir gözünde yer kaplar. Bilgisayarın monitöründe günlerce yapışık halde bekleyen saçın, yıkamadığın için dibinde kahve kurumuş bardağın, bardağın masada bıraktığı iz… Üç haftadır kitap okumuyorum. Bazen okula giderken yol uzun olduğu için sıkılmayayım diye yanıma aldığım kitaplar hariç. Zaten onun da pek anlaşılır bir tarafı yok. Dikkatim çok çabuk dağılıyor. Okuduğumdan da bir şey anlamıyorum.

    Masa diyordum. Oradan uzaklaşmamam gerekiyor. Dün akşam masa başına gelirken beş adet mandalina aldım. Masanın solunda ufak bir kabuk yığını duruyor. Kurumuş, dağınık… Alıp mandalinaların olduğu torbaya boşaltıyorum. Masada yine iz, kabuk izi. Şiir yazdığım müsveddelerim; zaten masada bugüne kadar en çok onlar durdu. Bazı günler aldım karaladım. Bazı günler hiç görmedim bile. Bakmak istemedim. Yazacak bir şeyler bulamadım. Doğrusu bu.

   Kahve, evin anahtarı, cüzdan, fişler, tükenmiş pil yığını, faturalar, ucu kırılmış kurşun kalemler, silgi çöplerinden yapılan dağ yığını, içinde ne olduğuna bakmadığım siyah bir poşet. Hepsi bana bakıyor. Ben fark etmemişim.

*******

   Mesele anlatmanın ötesinde bir duruma dönüştü. İnsan çok basit bir durumu, anlaşılmayı, ifade etme güçlüğü yaşıyor. Bir tereddütün içinde yaşıyorum.

Ve nihayet son.





8 Aralık 2016 Perşembe

KAFKA'NIN BEBEĞİ

Özlem Ekici
   Hikayeye göre günün birinde Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş. Kafka, bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler. 

  Sonra Kafka vakit yitirmeden eve koşup bir mektup yazmaya başlamış. Bebek tekdüzelikten, hep aynı insanlarla yaşamaktan bıkmış, artık dünyayı gezmek, yeni arkadaşlar edinmek için seyahate çıktığını yazmış. Bu mektubu buluştuklarında kendisine okumuş;
“Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.” diye de eklemiş mektubun sonuna.

   Bu birçok mektubun ilkiymiş. Kafka, küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.

  Derken gün gelmiş, görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka, son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “Yolculuğum beni çok değiştirdi.”

  Uzun yıllar sonra, artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulmuş. Kısaca şöyle yazmaktadır :

“Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.”

*******

   Kafka hakkında bu hikayeyi daha önce okudunuz mu bilmiyorum ama okuduysanız bile dahası var bu hikaye hakkında. Peki ya Kafka'nın son eserini bu küçük kızın yüzünü güldürmek için yazdığını söylesem. Oyuncak bebeğini kaybettiği için hıçkıra hıçkıra ağlayan bir küçük kızın yüzünü güldürmek, onu yeniden hayata bağlamak için bir eser yazar mıydınız? Franz Kafka yazmış, Gert Schneider’ın Kafka’nın Bebeği adlı romanında bunları daha ayrıntılı olarak bulabilirsiniz. :)

  Hayatının son yıllarını Berlin’de geçiren büyük yazar Franz Kafka hergün yaptığı gibi parkta yürüyüşüne çıkmış. Tabi onca işine gücüne, onu hızla tüketen hastalığına rağmen Kafka'nın bu mektup yazma işine girmesi garibime gitmedi de değil hani. Son günlerini birlikte geçirdiği sevgilisi Dora Diamant “Sadece küçük bir kızı kandırmak için değil, eserlerini yaratırkenki ciddiyetle, adeta yazınsal bir tutkuyla yazıyordu” diye anlatıyor bu durumu.

  Yani Kafka son büyük eserini, 1923’te, küçük bir kızın gözyaşlarını dindirmek için yazmış aslında. Dora Diamant’ın röportajlarında ve yazılarında anlattıklarına göre, aksatmadan her gün parka gidip kıza yeni mektuplar okuyor, bebeğin büyüyüp okula gitmesini, yeni insanlarla tanışmasını anlatıyormuş. Amacı küçük kızı, bebeğin hayatından tamamen çıkacağı âna hazırlamakmış. Sonuncu mektupta bebeği evlendirmiş, hatta ona gayet şenlikli bir düğün merasimi tasarlamış. Bir yazarın harikulade yalanı olsa gerek bu. :)

    Kafka'nın bu küçük kızla birkaç ay süren ve rivayet olabilir şüphesi hala bulunan hikayesi Gerd Scheneider tarafından "Kafka'nın Bebeği" adıyla romanlaştırıldı. Bu romanda Kafka'nın kayıp el yazmalarını, mektuplarını ve eserlerini gün ışığına çıkarmayı, hayatının gölgede kalmış noktalarını aydınlatmayı amaçlayan "Kafka Projesi" kapsamında yazıldı. Bilindiği üzere Kafka'nın eserlerinin çok azı elimizde. Eserlerinin bir kısmını kendisi yakmış, bir kısmı da ailesinden geri kalanların Nazi kamplarında öldürülmesinden dolayı ulaşılamamıştır. 

  Şimdilerde Kafka uzmanları ve okurları, yazarın son aylarını birlikte geçirdiği sevgilisi Dora Diamant tarafından aktarılan bu hikayenin somut kanıtlarını, yani bebeğin ağzından küçük kıza yazılan mektupları bulmanın peşinde… O zamana dek, Gert Schneider’ın kısmen belgeleri tarayarak, kısmen de hayal gücünü kullanarak yazdığı romanı okuyun derim. Edebiyatın kimi zaman hayat kurtaracak kadar güçlü olabildiğini görmek için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

  Tabi araştırdığınızda göreceksiniz ki bu hikayeyi ilk yazan Gert Schneider değilmiş. Evet, bu hikayeye Paul Auster "Brooklyn Çılgınlıkları" adlı romanında da yer vermiştir. Paul Auster bu olaya: “Küçük kız, yazı sayesinde sayesinde bebeğini özlemekten, aramaktan vazgeçmişti. Kafka, bebeğin yerine başka bir şey vermişti ona. Bir hikâyesi vardı artık. İnsan bir hayal âleminde, bir hikâyenin içinde yaşayabilecek kadar şanslıysa eğer, gerçek dünyanın acıları sona erer. Hikâye devam ettiği sürece gerçek yoktur.” diyerek yer vermiştir.

  Bu olayı aslında Kafka açısından da değerlendirmek gerekiyor ki bu arkadaşlık ve mektuplar sayesinde tekrar yazma tutkusuna sarılmıştır. Ölümün pençesinde olan bir yazar için hayatına daha bir şevkle bağlanmasını sağladığı görüşündeyim. Yani bu mektup yazma hem küçük kız hem de Kafka için hayatlarına devam etmeyi sağlayan yararlı bir olaydır.

  Sonuç olarak bu hikaye gerçek de olsa, sadece iyi niyetli bir rivayetten ibaret de deseler, gerçekten güzel. Sonuçta bizde uyandırdığı duyguların gerçekliğini biliyoruz. Gönlümüz yele tutulmuş gelincik çiçekleri gibi titrek, zihnimizde gönül kazanmaya dair derviş hikayeleri de sökün ediyorsa hikayenin gerçek veya kurgu olması neyi değiştirir ki? 

Kitaptan bir alıntıyla son bulduruyorum yazımı. Bir dahaki yazıda görüşmek dileğiyle. Yorumlar kısmında düşüncelerinizi ve görüşlerinizi bekliyorum. :)

Yere düşen bir çocuk, ortamdakileri kahkaya boğmuşken Franz, alçak ama kararlı bir sesle “Ne kadar da ustalıkla düşüp ve ne kadar da ustalıkla ayağa kalktın sen öyle!” der. Sessizleşir herkes.


Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...


6 Aralık 2016 Salı

Mim: 2017'ye Doğru

Özlem Ekici
   Bloggerlar arasında bir 2017 mimidir gidiyor. Tabi bu seferki mimden ben de nasibimi almış bulunmaktayım. kariyergirisim.blogspot.com.tr beni mimlemiş ve güzel bir tanışma şeklini de başlatmış aslında. Ben de sayesinde onu ve blogunu tanımış oldum. Üstüne bir de seymenleyla.blogspot.com.tr blogunun sahibi (çok tatlı bir kız) da beni mimlemiş. İki mimin altında kaldım. :)) Neyse lafı çok uzatmadan sorularımıza başlayalım.

1-Kimse mükemmel değildir ama yine de eksikleri düzeltmek mümkün. Huylu huyundan geçmez mi dersin? Yoksa şu huyumu değiştirsem hiç fena olmaz mı? Nedir o huyun? 2017 için kendinde değiştirmek istediklerin neler?

  Çok da düşünmeden bu cevabı veriyorum, çünkü yaklaşık üç yıldır değiştirmeye çabaladığım bir yönüm bu. Çok kararsız biriyimdir ben. Hayatımdaki gelgitlerin, ani değişimlerin sebebi kararsızlığımdır. Bundan kurtulmak için bazen çok fevri kararlar alıyorum ki bunlar çoğu zaman yanlış kararlar olabiliyor. Bu durumda ise "En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir." diyerek teselli ediyorum kendimi. Ah canım kendim! (Yazar hafiften delirmeye başladı.)

2-Meşhur Alaaddin'in Sihirli Lambası oldu ya kucağına düştü. Ve tabi ki 3 dilek hakkı verdi. Dikkatli düşün, klavyeden çıkan her cümleyi gerçeğe dönüştürebilir. Ne dilerdin?

  Sonsuz dilek hakkı dermişim :)) Şakaydı. Öhö öhö, ciddi ol Levla. Öncelikle ilk dilek hakkım olarak yarım bıraktığım romanı tamamlayabilecek vaktin bana verilmesini isterdim. Tabi ikinci olarak da o romanın istediğim yayınevi tarafından bastırabilmek isterdim. Üçüncü olarak çocukların artık ölmemesini dilerdim. Çünkü bu kötü dünyada tek masum kalanlar onlardı ve onların ölmesi bu dünyanın daha da kötü bir yer olması demek.

3-Şimdi gerçek hayata dönüyoruz, evin, çocukların, kendin, kedin.. için yeni yılda neler yapmak var aklında? Şimdiden düşünelim ki, yeni yıl kapıda hazırlıksız yakalanmayalım :)

  Bloga düzenli olarak yazı koyacağım. (Koyamadı.) Okul ortalamamı yükseltmek için daha çok çalışacağım. (Çalışmadı.) En önemlisi de hayallerini gerçekleştirmek için güzel bir iş bulmalıyım. Bu liste uzar da gider ama plan yapsam bile pek uymayan biriyimdir. Çok da uzatmamak lazım diyerekten hadi diğer soruya hoop!!

4-Piyangodan büyük ikramiye çıksa hepimiz dünyayı gezeriz değil mi? Sen neler yapmak isterdin? Bir de şöyle düşün, o istediklerin için çok  para şart mı? Belki de değildir.

  İlk olarak bir ev alırdım. Her zaman istediğim bir şey olaraktan bir odasını kütüphane şeklinde düzenleyip kitaplarla doldururdum. Çatı katında resim atölyesini de unutmayalım, büyük bir penceresi olmalı ki iyi ışık alsın. Bunlar için çok da büyük bir paraya ihtiyacım yok aslında ama eminim ki paranın çokluğu oranında isteklerim de o kadar artar ve büyürdü. O yüzden bir zahmet bana çıkmasın o ikramiye :)

5-Para para para. Para harcamadan da gerçekleştirebileceğin hayallerin vardır elbet. Haydi onları da paylaş, bekliyoruz.

  Daha çok yazmak ve daha çok yüreğe dokunmak için blog yazarlığı veya başka site/dergi gibi ortamlarda yazarlığımı geliştirmek istiyorum. Bunun için de daha çok okuyup daha çok gözlem yapmalıyım. Bol bol resim sergilerini gezmek istiyorum. En azından bir kişi de olsa ona mutlu olmanın elindekilerle de sağlanabileceğini göstermek istiyorum. Dahası mı? Birçok isteğim var, umudum var. En çok istediğim de yazdıklarımla insanların yüreğine dokunmak. Bunun için bana para gerekmiyor. Bu blog sayesinde bile şimdiye kadar binlerce kişiye ulaştım. Her şey para değil bu dünyada. Mutluluğun bir fiyatı yoktur, küçük bir çocuğun yüzündeki gülümsemenin parayla ölçülür bir değeri yoktur. 


  Evet, sorular bu kadardı. Şimdi kimleri mimleyeceğimiz kısıma gelelim. Tanıdığım veya henüz tanışmadığım birçok bloggerı eklemek istiyorum ama şimdilik aklıma gelenleri ekleyeceğim. İsterseniz yorumda blogunuzu belirtip siz de katılabilirsiniz. Şimdiden iyi ve bol gülümsemeli bir yıl geçirmeniz dileğiyle, mutlu yıllar!! :))

http://www.gonuldendile.com/

http://sokakkopegii.blogspot.com.tr/


4 Aralık 2016 Pazar

Biraz Yorgunum

Özlem Ekici
   
 Biraz yorgunum.
Kavgaları birikiyor insanın,
Her uzvundan ayrı ayrı taşıyor
acısı zamanla.
Yaşımdan yorgun, 
Yaşımdan telaşlıyım bugünlerde.
- Kaç yaşındayım sahi..
Saymadım, bilmiyorum.
Belki kırklarımdayım.
Belki otuzlarımda,
Belki de doksan sene yuvalandım.
Bu dünyanın sırtında,
hiç bilmiyorum!
Hayat taviz vermediği hızı ve kavgasıyla akıp gidiyor!
Baharın rahiyasından akıp coşan çiçeklerle hatırlıyorum lise yıllarımızı!
Kimimize kış, kimimize bahar olup canıyla değen babalarımızı!
Bu memlekette insanlar belki de en çok baba sancısıyla inliyor, 
en çok baba deyince aklımıza gelir çocukluğumuz.
Mazinin araladığı perdeden sızıyor eski günler..
Onlarla kavgalı onlarla sevdalı olduğumuz.
En çok baba yokluğunun hüsranıyla kızıyormuş zaman ayrılığın yarasını.
İnsan baba olunca anlıyormuş babasını!

                                                                                                  Adil Erdem Bayazıt








2 Aralık 2016 Cuma

ÖZGÜRÜZ(?)

Özlem Ekici
William Wallace soruyor, "Özgürlüğünüz olmazsa ne yaparsınız?"
Siz ne yapıyorsunuz?
Özgürce kölelik… Kölelik hakkımızı kullanıyoruz… Bu yazıyı okuyorsunuz ve bu yazı bilgisayarınızın içinde. Ayaklarınız yıllardır toprağa değmedi. Yağmurdan kaçıyorsunuz çünkü hasta olmaktan korkuyorsunuz. Hasta olursanız işe gidemez, borçlarınızı ödeyemezsiniz. Okula gidemezsiniz,eğitiminiz yarım kalır, ki bu kötü bir gelecek demektir değil mi?
"Ben özgürüm!" diyebiliyor musunuz?
Özgür değilsiniz. Sadece zincirleriniz uzun.
Bu sizin hatanız. Atalarınızın yolundan gitmeyi reddettiniz ve, "Bizler modern insanlarız!" dediniz. Ama bu köleliğiniz daha az yağmur yağmasına, buzulların erimesine, gezegenimizin ikliminin bozulmasına, araçlarınız için petrol savaşları çıkmasına ve daha binlerce olumsuz şeye neden oldu, olacak.
Özgür değilsiniz!
Borçlarınızla kölelleştirildiniz. Yağmur yağmıyor artık. Yağsa bile felaketlere neden olacak kadar şiddetli yağıyor. Artık rahatlayabilirsiniz. Cep telefonlarınızla, msninizle vs. konuşmaya, marketleri adeta soymaya devam edebilirsiniz artık.
Özgür değilsiniz!
Özgür olmak bedel ödemeyi gerektirir çünkü!
Özgür olsanız sudan çıkmış balığa dönersiniz!
Özgür değilsiniz!
Yaşamlarınıza kölesiniz!
Yaşlanmadan ve pişmanlığınız anlamsızlaşmadan modern hayatın kıçına tekmeyi basın!
Eğer evinizdeki televizyonu paramparça edemiyorsanız en azından uzak durun ondan, izlemeyin. İnternetinizi, cep telefonlarınızı, hormonlu meyvelerinizi, kimyasal boyalarla şirinleştirilmiş market ürünlerinizi terk edin.
Özgürlük kurtlu elma yemektir bu yüzyılda…
Özgür değilsiniz!
Dört mevsim kıpkırmızı, sulu yani hormonlu elmalar yediğiniz sürece de köle kalacaksınız!
Şirketlere köle, devletlere, insan eliyle yapılma kanunlara…
Geçen akşam bir Kemal Sunal filmi vardı. "Deli Deli Küpeli"  filmi, hani akıl hastanesinden kaçan 2 kişi bir kasabaya geliyor ve Kemal Sunal’ın oynadığı karakter bir şekilde belediye başkanı oluyor ve bir sahnede diyor ki, "Eğer kanunlar vatandaşın acı çekmesine neden oluyorsa o kanunu kaldırıyorum!"
Özgürlük cebinizde para olunca yaşadığınız şey değildir. Sizi ve beni böyle kandırdılar.
İlk insanlar avdan elleri boş dönünce avı iyi gitmiş diğerleri avlarını onlarla paylaşırdı.
Biz modern insanlar kilit üzerine kilit vuruyoruz evlerimizin kapılarına…
Özgür değilsiniz!
Kurtlu elmaya dönün.
Yaşam kurtlu elmalarda.
Yaşam birazı çürük görünen sebzelerde, yaşam üzerinize yağmur yağarken göğe bakıp şükretmekte…
Kurtlu elmaya dönün!
Gerçek insanlara dönün!
Gerçek insanlar olun!
Yüzünüzü doğaya dönün!
Kurtlu elmalarla barışın!
Makyaj yapmayan kadınlara aşık olun!
Gerçek erkeklere aşık olun!
Bebek gülüşlerine iman edin!
Vantilatörlerle değil kelebek kanatlarıyla serinleyin!
Tutkunuzla ısının!
Gerçek insan olmayı hatırlayın!
O yani gerçek insan içinizde bir yerde… O ölmedi,onun ruhunu değil bizzat kendini çağırabilirsiniz!
Size gelecektir!
Özgürlük son model bir arabayla hız yapmak değildir!
Özgürlük çamurlu ayaklardır!
Özgürlük dağınık saçlardır!
Özgürlük ter kokmaktır!
Özgürlük domatesi kendi bahçenizde yetiştirmektir!
Modern hayatın kıçına tekmeyi basın!
Özgürlük kurtlu elmalardadır!

Kurtlu elmalara dönün!


SAHİP OLDUKLARIN SONUNDA SANA SAHİP OLUR!


Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...

29 Kasım 2016 Salı

AĞZI ÇİÇEKLİ ADAM

Özlem Ekici
   Bugün sizlerle tiyatroya değinelim istedik. Tiyatro sevsem de gidebildiğim tiyatro oranı çok azdır. Buna rağmen tiyatro izlemenin yerine dinlemeyi –radyo tiyatrolarından bahsediyorum- daha çok icra ediyorum. Birkaç gün önce yine bir radyo tiyatrosuna daldığım bir günde bu güzel oyuna rastladım: Ağzı Çiçekli Adam. Nobel Edebiyat Ödülü sahibi İtalyan yazar Luigi Pirandello’nun ölümcül bir hastalığa yakalanan bir adamın, hayatının bu karmaşık döneminden bir kesitini anlatan güzel bir oyun Ağzı Çiçekli Adam. Oyundan bahsetmeden önce az biraz tiyatrodan bahsedelim.

   Tiyatro, bir sahne sanatıdır. Bir sahnede, seyirciler önünde oyuncuların sergilenmesi amacıyla hazırlanmış gösterilerdir. Farklı bir şekilde duyguların ve olayların hareket (jest) ve konuşmalarla anlatılmasıdır. Müjdat Gezen’in deyişiyle tiyatro: insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır.

   Antik Çağ’dan bu yana gelen bir tarihçesi olan tiyatro ilk olarak dinsel bir tören olarak başlamıştır. O dönemlerde genellikle adına amfitiyatro denilen ve ülkemizde bunun oldukça iyi örneklerini görebileceğimiz alanlarda icra edilirdi. Buna göre tiyatro ilk dönemlerinde Yunan Mitolojisi ile iç içeydi diyebiliriz. Daha sonraları bu dinsel niteliğini yitirerek popüler bir eğlence kültürü olarak icra edilmeye başlamıştır. Bu döneme damgası vuranların başında William Shakespeare gelmektedir.


   Modern tiyatro diyebileceğimiz döneme damgasını vuran önemli isimlerden biri de sanırım Konstantin Stanislavski'dir. Oyunculuk kuramını geliştiren ve günümüzdeki oyunculardan kendilerini, canlandırdıkları karakterlerin yerlerine koymalarını ve bu şekilde seyirciye söz konusu duyguları vermelerini belirten kuramı tiyatroya yerleştirmiştir. 

   Tiyatro eserleri müziksiz: trajedi, komedi, drama ve müzikli: opera, operet, müzikal, pandomim, bale, revü, skeç, tuluat olmak üzere iki grupta incelenebilir. Bunların içinde pandomim sözsüz, düşünce ve duyguları müzik veya türlü eşyalar eşliğinde bazen dansla, bazen de gövde ve yüz hareketleriyle yansıtmayı hedefleyen oyun türü olmasıyla birlikte evrensel bir tiyatro dili sayılmaktadır. Boş bir vaktinizde pandomim örneklerini izlemeniz tavsiyeyle rica olunur. 

   “l uomo dal fiore in bocca” yani Ağzı Çiçekli Adam kaygı verici derecede olan bir yalnızlık temasını etkileyici cümlelerle işliyor. Bu oyunun en çok konuşulan ve beğenilen tiradını ve radyo tiyatrosundan dinleyebileceğiniz tam oyunu buraya bırakıyorum. Bol tiyatrolu, bol gülümsemeli günler.  

Tirad;


(Sessizlik)
Ölüm, garip, iğrenç, korkunç bir böcek olsa ve yoldan geçen birinin yakasına konsa. Siz de onu görseniz. Yolda durdurup: “Afedersiniz, müsaade eder misiniz? Yolunuzu kestim ama üzerinize ölüm konmuş” demez misiniz? Şöyle iki parmağınızı uzatıp onu fırlatıp atmaz mısınız? Ne mükemmel olurdu doğrusu…
(sessizlik)
Fakat ölüm bir böcek değil. Bu gelip geçenlerin arasında birçokları onu üzerlerinde taşıyorlar, ama görünmüyor. Onun için de korkusuz, rahat rahat dolaşıp, yarınki, yarından sonraki hayatlarını kuruyorlar. Örneğin ben.
(Ayağa kalkar)
Bakın, şurada bıyığımın altında, dudağımın üstünde pek hoş duran küçük çiçeği görüyor musunuz? Doktorlar buna ne diyorlar, biliyor musunuz? Oh! Çok hoş bir adı var. Karamela gibi tatlı bir ad: epitelyoma Söyleyin benimle beraber, siz de tadını duyacaksınız.
(Söyler)
“epitelyumyoma”. Çiçeklere takılan adlara da benziyor değil mi?
(Sessizlik)
Nedir bu biliyor musunuz? Ölüm.
Geçerken bu çiçeği dudağıma yapıştırıverdi. “Hatıram olsun” dedi. Arkasından da şunu ekledi “Beş altı aya kadar gelirim.”
(Sessizlik)
Şimdi söyleyin bana: Bu çiçek ağzımın içindeyken sakin, sessiz köşemde oturabilir miyim?
(Sessizlik)
Söylüyorum bunu karıma, soruyorum: “Nedir benden istediğin? Öpeyim mi seni yani?” “Evet, öp beni” diyor.
Geçen gün ne yaptı biliyor musunuz? Dudaklarını bir toplu iğne ile delik deşik etti, kanattı, sonra başımı iki elinin arasına alarak beni ağzımdan öptü. Benimle beraber ölmek istiyormuş.
(Sessizlik)
Salak!
(Birden, hırsla)
Herhalde evde oturacak değilim. Vitrinleri seyretmeliyim, tezgahtarların el çabukluğuna hayran olmalıyım.
Çünkü kafam bir an boş kalırsa çevremdeki bütün hayatı yok etmeyi düşünebilirim. Örneğin sizin gibi son trenini kaçırmış, hiç tanımadığım birini tabancamı çıkarıp şuracıkta öldürebilirim.
(güler)
Korkmayın böyle bir niyetim yok. Şaka yaptım.
(Sessizlik)
Bana bir iyilik yapın: Yarın sabah erkenden gideceğiniz o küçük köyün istasyonunda trenden indikten sonra evinize kadar yürüyün. Yolda üzerinde pırıl pırıl kırağı parlayan bir demet yeşilliği koparın, koparın ve sayın. Kaç tane ot koparmışsanız o kadar yaşayacak günüm var demektir.
(Sessizlik) Ama ne olur demet biraz kalın olsun. (Güler)

Oyun - Radyo Tiyatrosundan;






Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan





27 Kasım 2016 Pazar

Marquez’den Veda

Özlem Ekici


   Nobel ödüllü dünyaca ünlü yazar Gabriel Garcia Marquez 2014 yılında hayatını kaybetmişti. Marquez’in ailesine yakın kaynaklar, Marquez’in, Meksika’nın başkenti Meksiko’daki evinde 87 yaşında hayata veda ettiğini açıklamıştı.

    “Büyülü gerçekçilik” akımının en önemli isimlerinden olan Marquez, 31 Mart’ta hastaneye kaldırılmıştı. Ünlü yazara aşırı su kaybının yanı sıra akciğer ve idrar yolları iltihabı teşhisi konulmuş, antibiyotik tedavisinin ardından taburcu edilmişti. “Yüzyıllık Yalnızlık”, “Kolera Günlerinde Aşk”, “Kırmızı Pazartesi”, “Albaya Mektup Yazan Kimse Yok”, “Labirentteki General”, “Aşk ve Öbür Cinler” ve “Bir Kayıp Denizci” gibi unutulmaz eserlere imza atan Marquez, 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür.


    Yaklaşık 30 yıldır Meksika’da yaşayan Marquez, yaşam öyküsünü anlattığı “Anlatmak için Yaşamak” adlı son eserini 2002’de yayımlamıştır. Marquez’in, 1967’de yayımlanan “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı kült romanı 25’ten fazla dile çevrilmiştir. Yaşamını Edebiyata adayan koca çınar Marquez ölümünden kısa süre önce tüm insanlığa hediye gibi bıraktığı Veda Mektubunu sizlerle paylaşmak istedim.

Marquez'in Veda Mektubu

   “Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım. Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim.


   Gözyaşılarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim. Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkum ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde… Artık ölebilir miyim?




Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan


22 Kasım 2016 Salı

YERÇEKİMLİ KARANFİL

Özlem Ekici

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde  
Oysaki seninle güzel olmak var  
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi  
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda  
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.  

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte  
Sen de bir başkasına  veriyorsun daha güzel  
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor  
Derken karanfil elden ele.  

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle  
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil  
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk  
Birleşiyoruz sessizce.  
  
                             
                                                        Edip CANSEVER  





NOT: Daha önceki bir yazımızda -Filmin Sonu Mu Başlangıcı Mı?- Edip abinin karanfili diyerek sözü edilen şiirimiz budur.


Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan


20 Kasım 2016 Pazar

Velhasıl Büyüdük

Özlem Ekici


  Büyüdük. 
      
  Her şey bozulmaya başladı. Bunu biz istemedik ama nedense bir yere çekildik, sürüklendik. 

  Büyüdük. O duvarlarda top oynayamamaya başladık. Koştururduk, en çok da terlerdik. Ama terli terli su içmeyi iyi bilirdik. Sitede büyüdüysek, apartmanlar arasında koşturduk. Sokaklarda büyüdüysek, caddelerde koşturmayı bildik. Her neresi olursa olsun, iyi koşturduk.

  O zamanlar küçüktük. Minik aşklarımız oldu. Onlara kendimizi ispatlamaya çalıştık. Gol attık, döndük baktık, gülüyor mu diye. Yakar top oynadık, ona havadan top attık, canı hiç bir zaman bitmesin diye. Canına can katmaya çalıştık. 

  Bazen fark ettiler, bazen etmediler. Biz elimizden geleni yaptık. Abilerimiz vardı hep, onlarla oynamaya çalıştık, maç yapabilmek için top aldık, sırf bizi de oynatsınlar diye. Çünkü onlar bizleri korudu. 

  O kadar çok koşturuyorduk ki, yorulduğumuz zaman, gidip birinci kattaki teyzelerden su isteyebiliyorduk. Çünkü biz öyle büyüdük. Büyüdük. 

  Korkarak büyüdük, top oynarken, caddelerde oynuyorduk. Topa sert vurduğumuz zaman etrafa iki-üç kere bakardık, topun nereye gittiğine değil, kaç tane araba gelebilir diye baktık. Ezilmekten her gün korktuk. Ama çok güzeldi, bize dikkatli olmayı öğretti.

  Eğer elindekine sert vurursan ve kontrol dışına çıkmasına izin verirsen, yakalayabilmen için çok uğraşman, yol gitmeyi ve ezilmekten korkmayı öğretti. 

  Küçüktük. 

  Bilemedik birçok şeyi, bilemediğimiz zaman büyüklerimize sorduk, mahalledeki ablamıza abimize sorduk, onlarda bilmiyorsa anne babalarımıza sorduk. Onlarda bilmiyorsa, asıl olay bize düşmüştü, açın kitapları, açın bacaklarınızı koşma zamanı çocuklar… 

  Artık öyle şeyler yok. Ne birinci kattaki teyzelerden su isteyebiliyoruz, ne de sokaklarda top oynayabiliyoruz. Büyük siteler de yaptılar, etrafını çitlerle ördüler, kimse çıkmasın, kimse girmesin, girmesin diye bekçiler yerleştirdiler sitelerin başlarına. Onlardan sorulur oldu her şey. Ben sevmedim bu işi. Kimse sevmedi. Anne babalar sevdi belki ama inanın ki ilerde sevmeyecekler. 

  Çocuklar kısıtlandı, evde eğitim gördüler. Ellerine verdiler telefonları, tabletleri, bir iki tuşa basarak öğrendiler. Ne kokladılar o tozlu kitap sayfalarını ne de raflara tırmandılar, boyunun yetemediği yerlerdeki kitapları okumak için. Kütüphane sessizliğinde oturamadılar, o sessizliğin içinde gerginleşemediler. Ama eminim çok arayacaklar, hem de çok. 

  İlk aşklar kalmadı, her şey teknolojiyle ölçülüyor, paranın değerine bakıyor. Eskiden öyle değildi, sende bir varsa yarısını yanındakine verirdin. İlk aşkın varsa hele, hepsini ona verirdin, şimdiyse herkes birbirinden kaçırıyor. Kalmadı ilk aşklar. Şimdi insanlar zıplayan toplar gibiler, nereye çarparsa o tarafa gidiyor. 

  Eğer küçükken, güzel arkadaşlıklar biriktirebildiyseniz, hala küçük kalmışsınız demektir ve bu en güzelidir. 

  O duvarlarda artık top oynanmıyor, çünkü o duvarları yıktılar. 

  Çünkü; büyüdük. 




Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan



14 Kasım 2016 Pazartesi

Sinemasever Levla'dan 1

Özlem Ekici
   Evet, doğru okudunuz. Vize haftam olmasına rağmen vizyonu bu bir haftada üç film izleyerek dağıttım.  

   Öncelikle  herkesin merakla beklemesini sağlayacak derecede şaşalı reklamlarla vizyona bomba gibi giren “İkimizin Yerine” filmini izledim. Büyük bir önyargıyla girmiştim bu filme, ancak şu an bu önyargıyı beslediğim için utanç duyuyorum. O anki önyargıdan bahsedecek olursak şöyle diyebilirim: eğer fragmanını izlediyseniz de göreceğiniz gibi öğretmen ve öğrenci arasındaki aşkı içerdiğini görebilirsiniz. Buna aldırmayın, aslında öyle bir şey olmadığını izleyince siz de göreceksiniz. Aman efendim, yılın aşk filmi öğretmen-öğrenci aşkı gibi bir ahlaksızlığı işleyecek kadar düştü mü bu toplum, bu nedir, nereye gidiyoruz biz vs. gibi birçok büyük laf ve önyargılarla zoraki girdim filme. Lakin dediğim gibi bu önyargılar için şu an utanç duyuyorum. Öyle bir aşk üzerine kurulu bir film değil. Eğer siz de böyle bir önyargıya sahipseniz, yanlış yoldasınız efendiler.   
 Filmden bahsedip izlemeyenler için mahvetmeyeceğim bu yazıyı. Ama şunu söylemeliyim ki Nejat İşler’in olduğu bir filmden daha fazlasını beklerdim. Yine beğenmedi, ne doymaz gözü varmış be!   O değil de Serenay’ın esmer hali kadar bir çirkinliğe nasıl aşık oldun Nejat abi ya!    Yeterince spoiler verdiğine inanan Levla’dan bu film için bu kadar.



   Gelelim ikinci filmimize “Doktor Strange”. Evet, ben bir Marvel filmine gittim. Uyumadan pür dikkat izlediğim ikinci Marvel filmim bu oldu.    Levla: ‘Birincisi tabi ki Deadpool!’ diyerekten saçlarını savurdu. Mistik filmlerin böyle güzel işlenmesini oldum olası seven ben, abartacağım , bu filme bayıldım. Tabi belki bu beğenmenin altında başroldeki Benedict Cumberbatch olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Marvel sevenler zaten sevecektir, sevmeyenler de beğenecektir diye düşündüğüm bir filmdi. Aynı zamanda üç boyutlu izlemek de ayrı bir zevkti. Gözlük üstüne gözlük nasıl göründüğümü düşünmeyerek, salon da iyi ki karanlıktı, içimi rahatlatıyorum ama olsun. Doktor Strange marvel ve mistisizm sevenler için kesinlikle izlenmesi gereken bir film diyerekten bu film hakkında söyleyeceklerimi sonlandırıyorum.


   Son izlediğim filme gelirsek vizyonda taptaze filmlerden “Benim Adım Feridun”. Başrolde Halil Sezai’yi görür görmez kesinlikle buna gitmeliyiz diyerek tutturmuştum. Gittik efendiler, umduğumuzu bulamadık gibi ama olsun. Hoş vakit geçirdik, güldük eğlendik. Halil abiden farklı bir film beklemiştim, malum İncir Reçeli’nin üzerine beklentimiz yüksekti. Ama ben umduğumu bulamadım efendim. Hani ağladığımız filmler Halil abi? Aslında bir yönden de bu rolde görmek beni mutlu etti. Hep ağlatmıyormuş, güldüren de bir adammış kendileri. Ama nolursa olsun yine bir duygusal roldeydi.   Sonuç olarak hem duygusal hem de güldüren biri olan Halil abi yine güzel bir yapıttaydı. Çağan Irmak filmi olduğunu da söylemeden geçmeyelim.  Kitabı okuyanlar filmi yetersiz bulabilirler ama kitapların filmleri genelde böyle oluyor bilirsiniz. Ayrılık üzerine bir filmin bu kadar eğlendirebilmesi de ayrı bir ironi.   



   Dolu dolu bir hafta geçirdim diyebilirim yani. Sinemasıydı, okuluydu, vizesiydi, gezmesiydi, alışverişiydi dersek bu hafta hem yorucu hem de güzeldi. Bu nacizane filmleri sizinle de paylaşmak istedim, çünkü gerçekten vizyon bu aralar dopdolu. Sinemaya gidin, eğlenin efendiler. Yine buralarda bir yerlerde görüşmek üzere hoş kalın. 




Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan


10 Kasım 2016 Perşembe

AĞLAYALIM ATAMIZA!!!

Özlem Ekici
   Yıl 1933. Aylardan Ekim. Türkiye’nin her yerinde Cumhuriyetin 10. yılı kutlanıyor. Sivas’ta da büyük bir tören var. Her taraf bayraklarla donatılmış. Marşlar söyleniyor, şiirler okunuyor..
Sivas’ın Sivrialan Köyünün Akçakışla nahiyesinden de aşıklar gelmiş. Bağlamalarını çalıyorlar, yanık türküler yakıyorlar. Aralarında biri var ki, o farklı. Sazı farklı, sözü farklı. Üstelik gözleri görmüyor. Cumhuriyet’in 10.Yılı için yazdığı destanı okuyor..

“Gazi Paşa Hazireti bir kişi
Ne kadar cesaret tuttu bu işi
Sarmıştı vatanı düşman ateşi
Esirgedi bizi ziyanımızdan ”

   Veysel Şatıroğlu’ydu bu destanı okuyan. Tanınan ismiyle Aşık Veysel’di. Sazı, sözü çok beğenilmişti. Sivas Belediye Başkanı ve ilin önde gelenleri o an karar verdi. Veysel Ankara’ya gitmeli, bu destanı mutlaka Mustafa Kemal’e okumalıydı. Aylar süren bir çalışma yapıldı. Heyet kuruldu. Yol için para toplandı.Ama Ankara uzun, ince bir yoldu.
Motorlu taşıt yoktu. Veysel, arkadaşı İbrahim Tutiş ile yola koyuldu.

   Ankara’nın yolları taştandı. Tabana kuvvet dediler. Cumhuriyet ve Mustafa Kemal aşkına. Günlerce yürüdüler. Patikaları, dereleri geçtiler. Dağları, tepeleri aştılar. Aylar sonra Ankara’ya varabildiler. Tarih 1 Nisan 1934 idi. Üstlerinde köylü kıyafetleri vardı. Altlarında potur. Ayaklarında çarık. Toz toprak içindeydiler. Sorup soruşturdular. "Gazi Mustafa Kemal’in huzuruna nasıl çıkabiliriz?"
Tam Kızılay’da vardılar ki, iki polis çıktı karşılarına.
"Nereye hemşerim?"
"Biz Sivas’tan geliyoruz, halk ozanıyız. Gazi’nin huzuruna çıkacağız."
"Olmaz."
"Neden olmaz? Atatürk’e bir destan yaptık. Ona okumak istiyoruz."
"Yasak hemşerim. Bu kıyafetle değil Gazi’nin huzuruna çıkmak, Kızılay da bile dolaşamazsınız. Yasak."
"Üç aydır yollardayız. İzin verin de geçelim."
"Kesin emir var. Yasak dedim size. Köyünüze geri dönün."

   Polisin dediği dedik, astığı kestikti. Gerçekten de o günlerde Ankara Kızılay’da böyle kıyafetlerle dolaşmak yasaktı. Yasağı Ankara Valisi Nevzat Tandoğan koymuştu. Kızılay yabancı devlet adamlarının ve turistlerin gezdiği bir bölgeydi. Üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışır kıyafet olmayanlar giremezdi. Vali efendi "Hırpani kıyafetlileri sokmayın" demişti. Cumhuriyetin “Köylü Milletin Efendisidir” sloganı Ankara’da geçerli değildi. Aşık Veysel ve arkadaşı üzerilerindeki köylü kıyafetleri nedeniyle Kızılay’a sokulmamıştı.

   Üzgün ve kırgındılar. Arkadaşı İbrahim Veysel’e “Bari bir gazeteye gidelim, derdimizi anlatalım..Belki Gazi gazeteyi okur, bizi çağırtır” dedi. Soluğu Hakimiyet-i Milliye gazetesinin matbaasında aldılar. Dertlerini anlattılar. Veysel sazını çıkardı 10. Yıl Destanını okudu. Fotoğrafları çekildi. Ertesi gün 2 Nisan 1934 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde çıkan haber şöyleydi:

“Dün gazetemize Anadolu’nun saz şairlerinden biri geldi. Sivrialan köyünden olan bu yanık yüzlü adamın iki gözü de görmüyordu. Bu saz şairinin yeni yazdığı koşmalar, inkilabın halkın en görgüsüz tabakalarına kadar nasıl işlemiş, anlaşılmış ve sevilmiş olduğuna en büyük delildir.”

   Görgüsüz tabakadan Aşık Veysel Ankara’da uzun süre haber bekledi. Günlerce ne arayan, ne soran oldu. Çünkü Hakimiyet-i Milliye gazetesinde Veysel’in Atatürk ile görüşme isteğinden satır yoktu. Gazi’nin haberi bile olmadı. Sonunda paraları bitti. Boynu bükük Sivas’a döndüler. Ama ne cumhuriyete, ne de Mustafa Kemal’e inançlarını hiç yitirmediler.

   Aradan yıllar geçti. 1938 yılının başlarıydı. Atatürk Dolmabahçe’de İstanbul Radyosunu dinliyordu. Programda Aşık Veysel vardı. Çok etkilendi. “Bu ozanı bana getirin” dedi. Emir subayları hemen radyoya gittiler. İstanbul Radyosu Müdürü Mesut Cemil Bey’e Aşık Veysel’i sordular. Maalesef Veysel binadan çıkmıştı ve gittiği yer bilinmiyordu. Ertesi gün Veysel tekrar radyoya gitti. Radyo Müdürü Cemil Bey “Gazi seni görüp, dinlemek istedi ama bulamadık..Al bu mektubu yarın Dolmabahçe’ye git, seni Mustafa Kemal ile görüştürsünler” dedi. Veysel sabah erkenden arkadaşı İbrahim Tutiş ve mektupla birlikte soluğu Dolmabahçe Sarayı’nda aldı. Bu kez üstlerinde pantalon, ceket ve fötr şapka vardı.
Nöbetçi askere “Akşam Atatürk bizi aratmış, şimdi duyduk, geldik” dedi. İçeri aldılar. Kendilerini Yaver Şükrü Bey karşıladı. Şükrü bey mektubu açtı, okudu. “Gazi şu an çalışıyor, haber veremem..Siz adresinizi bırakın, müsait olduğunda sizi aldırırız” dedi. Saraydan üzgün ama umutlu döndüler. Yine günlerce haber beklediler. Ama yine ne arayan oldu, ne soran. Çünkü Mustafa Kemal rahatsızlanmıştı. Bir süre sonra da hayata gözlerini yumdu. Aşık Veysel yıllarca bu buluşmayı beklemişti. Nasip olmadı.

Anılarında bu olayı şöyle özetledi:
“Kulaklarımla Mustafa Kemal’in sesini işitmeyi candan arzu ettim ama kısmet olmadı”

Atatürk'ün ölümü üzerine söylediği ağıtı şöyle bırakıyorum buraya:



Âşık, ölüme giderken diyordu ki:
“Elden gelen bir şey yok; bu yola hepimiz uğrayacağız. Mümkün olsaydı, Atatürk’ü kurtarırlardı.”

Atatürk ile tanışamamak hayatı boyunca en büyük yarası olmuştu, Âşık Veysel'in.

Son olarak Âşık Veysel'in de dediği gibi;


AĞLAYALIM  ATATÜRK'E !!!



Artık Facebook üzerinden de takip edebilirsiniz: buyrun buradan



Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2017