Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

19 Kasım 2017 Pazar

Annem, Saçları ve Kalbim

Özlem Ekici

Sen şiir okumaya başlıyorsun dünya yıkılıyor,
Acelesi yokmuş gibi kuşların daha yavaş kanatları..
Belki de havada asılı duruyorlar iplerine bulutların
Kim bilir ?

Hasret bir yara değil bir yangındır sevgilim
Keşke bir çeşme olsa dayasam ağzımı sen aklıma gelince
Bir yağmur yağsa yahut.. içimin yangını sönse..

Kadın dediğin kibrit kutusundan evler yapar derdi annem
Yatağın cennet olacaksa çiçeklerinde onun eli nevresimlerin
Cehennem uykular uyursan ateşi yakan eller yine o.
Üç buğdayla üç ay geçer, hem iyi doyarsın, hem eksiği olmaz sofranın

Sonra, merak etmiş bulunurdum -
“anne” derdim “peki ya adam dediğin”
Annem alnını dayayıp ocağın yanındaki duvara
Önce babasını düşünürdü
- kolunu kanadını kırdığı günleri babasının
Sonra babamı düşünürdü
- kolunu kanadını kırdığı günleri babamın..

Sen şiir okuyorsun dünya yıkılıyor
Yenisini kuruyor şefkatli iki el…

Sen şiir okuyorsun,
herkes,
her şey..
iyileşiyor..

Annem, saçları ve benim kırılmış kalbim.

27 Ekim 2017 Cuma

YOKSUN

Özlem Ekici

Senden sonrası muazzam bir kara delik.
Bu günler de geçer biliyorsun, ne geçmedi ki.
Yıllarım bile utanıyor artık yüzümün karşısında
Ne çok ağladım ne çok güldüm, hep aynı yere vardım.

Dünyanın geri kalmış tüm toprak parçalarına çiçekler ekiyorsun
Tüm dünya buna karşı üstelik, çok savaşıyor, çok yeniliyor!
Ama hep sen kazanıyorsun, hepimize karşı.

Şiir senin ellerinden sonra şiir oluyor,
Bazı şarkıları sen söylemesen biraz eksik.
Üzülsen siyah kurdele yağıyor gökten, hepimiz için yas
Sevinsen zafer bayraklarını çekiyoruz içimizin göklerine
Adın, adın gibi bembeyaz bir güne uyanıyoruz.

Sen yoksun.

Sana rastlayan kim şair değildir artık,
Adını bir kez söylediyse yeter.
Yüzüne bakmış hiç kimse görmedim diyemez
Dünyanın güzelliklerini.

Kış olsa dahi
Kiraz çiçekleri açıyor nefes aldığın şehirlerde.
Geçtiğin yolların asfaltlarından yükseliyor
O keyifli eski zaman şarkıları.
Tamam diyorum, şuraya basmış geçerken
Toprak orada kendinden utanıyor çünkü
Çünkü otuz altı numara bir çiçek bahçesi orası.

Sen,

Yoksun.


14 Ekim 2017 Cumartesi

Cehennem Zihnimde

Özlem Ekici

Evren kadar eski bir yarayım,
Dünya uçsuz bucaksız bir boşluktu
Ve ben 20 yıldır düşüyorum.
Girmediğim savaşları bile kaybettim artık
Her papatyanın ömrü kokusu kadar.

Annem beni pamuklara sarıp büyüttü,
Şimdiyse çiçekli balkonlarda bekliyorum güzel şeyler olmasını.
Göğsünde doğum lekesi olmak isterdim
Eve döneyim ki sakince delireyim, dünyanda bir yer bul bana.

Doğduğum günden beri aynı semtteyim
Evimde yersiz yurtsuz sokaklar doğuyor,
Yaşamak en çok Ankara'da hissediliyor.
Gözlerimi kapattığım gibi olsa her şey;
Bataklığa bakıp okyanus görmek elbet mümkündür.

Sen, anatomin el verdiği kadar yaralısın.
Güzel bir şeysin sen, acıya razı gelmek gibi
Hep söylenen şarkının, hep unutulan nakaratısın.
Hayata ilk cümlemi kurdum, tüm insanlık bana sağır oldu.
Sesinde yeni bir dil duyuyorum.

Sen, dünyada hayat olmadığının en mükemmel kanıtısın
Yüzün, yeryüzündeki tek detay.
Evin varken yalnızlıktan korkman,
En beter yalnızlık değil mi?
Ne yapacağım bu kimsesizlikle bilmiyorum,
Sabredenleri gül bahçesiyle karşılayacak ölüm.

Babama benzeyen adamları daima lanetli gördüm,
Kaderimi yenemiyorum, affet.
Senin pencerenden bir an olsun ayrılmadım
Ama sen evi terk edeli çok oldu;
Bunun günahını bana yazma.
Kalemim ve ben, çok yıprandık
Dünyadaki tek güzellik olmam ne kadar doğru?

Anneme birinci yaşımda,
Bu dünyaya ayak uyduramam demiştim
Acının kökü benim toprağımda.
Çiçeklere su vermekle eskiyor çocukluğum.
Sarıldıkça yaralar tekrar açılır
Kızımın adını bile bilmiyorsun,
Sanki seni hiç uğurlayamamışım gibi.

İki elimi açıp,
Önce sana sonra anneme dua ediyorum
Allah'ım sana çıkan yollara çiçekler ser.
İçimde yer gök inliyor bangır bangır
Oysa bir kağıt parçası bile oynamıyor yerinden
Kırık dökük bir kentten, kalbimden geliyorum.
Mutluluğum, dünyanın felaketi olacak.
Zihnim benim cehennemimdir.

İlk sigaramı yakarken Allah'tan deli gibi korkmuştum,
Beklenmedik bir mutluluk anıydı kalbimi durduran.
Tarih kitaplarında yazmaz insanlığın kendiyle savaşı
Yarın olsa tüm acılar çare bulacaktı belki
Güneşin canı cehenneme.

27 Eylül 2017 Çarşamba

ZAYIF KARNIM

Özlem Ekici

  Zayıf karnın nedir? Benimki ciddi bir insan oluşum. Çocukken aile büyüklerime bir şey sorduğumda ve onlar beni kinayeyle yanıtladığında ben o inceyi sezemez, gerçek zanneder, o gerçeğimle de uzun yıllar geçirebilirdim. O yüzden adım saf'a çıkmıştı. Gerçeği kahkahalarla yüzüme fırlattıklarındaysa neden zıttın kastedilerek yanıtlandığımı kavrayamazdım.
  Hayal gücüm bukle bukledir. Kıvrıldıkça yeni bir dalgaya saparım; fakat o güç benim kendi alemimdir. Orada bu dünyadan kimse olmaz. Bu dünyaya döndüğümde de aksine düzleşirim. Genellikle bana çarparlar. Ya ben kırılırım ya onlar.
  Hayalci tarafım dalgın ve kırılgandır. Gerçekçi tarafım ciddi ve mesafeli. O ikincisini sosyal maske olarak da kullanırım.
  O birkaç alay bende bir şeyleri yerinden oynattı. Her şeyden şüphe etmeye, hiçbir şeyden tatmin olmamaya başladım. Sıradan birisi buna “memnuniyetsizlik” teşhisi koyabilir. Aksine bu, şüphenin açtığı yolu merakla pekiştirmenin alametidir. Daha açık bir izahla, farz edin ki bir şeyi arıyorsunuz ve neyi aradığınızı bilmiyorsunuz. Önceleri “aramam mı gerekiyor aramamam mı?” olan şüphe, yerini “aramıyorsam aramıyorumdur. ama arıyorsam neyi arıyorumdur?” merakına devreder. Ve o büyük cevabı alana değin tatmin, beklenmemesi gereken bir Godot'dur.
  Böyle oluşmadım; ama böyle şekillendim. Bana göre her şey bir mesele, üzerine düşünülmesi, konuşulması gereken düğüm halini aldı. Kafamdakilerle yaşar dururken kolayca gülemiyorum. Boş veremiyorum. Vakit öldüremiyorum. Uyuyamıyorum, ötesi mi var?
Mutsuz, kaygılı, hüzünlü… değilim.
Ciddiyim ben. En yaygın duygum bu.
Nasılsın? Ciddiyim. 
“Dokunacağım bu dünyaya” ciddisi.
İki halimin sentezi bu oluyor işte.
Öyle de manyak.

11 Eylül 2017 Pazartesi

Hayal Metre

Özlem Ekici

İleri zamanların geri anlarında elde avuçta artan son umutlarını toplayıp terk etti yarınlar.
Yüksek tutulan beklentilerin alçak kentlerde verdiği molalara bozulan simanın en bozucu, en çekilmez halinin artık mimiklerindeki birinci haliyiz aslında biz.
Evet, biz, yani yaşanmaz hayata umut enjekte eden amorti zihinler.
Bozuk bir sürecin alışagelmişin dışındaki bütün emek verdiğimiz, uğraş biçtiğimiz bütün oluşumlarımız yüreğimize serpilen damlacıklarla.
Eşi benzeri olmayan bütün timsallerin en parmak basılası, kafa yorulası konusu aslında hayaller.
Kiminin yaşama bağlanma, kiminin can, kiminin kırılma, kiminin dönüm noktası oluyor bazen sağlam olduğunu düşündüğümüz kırıklıklarımız.
Her geçmişe takılanın en büyük umutlarıdır oysaki yarınları, kurmacaları.
Çoğulluklardan kaçışların en yalın zamanı, en umulası anı, bugünün ardı.
Ufaktan kaçışan, bütün pıl pırt toplayıcıları çekip gittiler içimizdeki çocuksu masumluklardan.
Kendi ellerimizle, kendimizi düşürdüğümüz iç kapayıcı vaziyetlerimizi başkalarına yıkarken göçükler altında nefes nefese kaldık.
Uzak ötesi yakınlıklarda kaybolmaya başlarken, yollarda hayal metrelerimizi açık bırakıyoruz.
Bu gece farklı olsun, mesela sabahın köründe.
Ya da bu umut dursun, düşüncelerimizin köşesinde.
Başkaları için yaşamak, başkaları için var olmak, bağlı kalmak bir acayip hissettiriyor mu?
Belirlenen yaşam standartlarının altına bir iki hayal gömüp, kırıklıklarını örseliyoruz üzerlerine.
Hiç bizim olmayan, sahiplenme ihtiyacı duymadan var saydığımız geleceğimizin karanlıklarında pili çıkarılan el fenerleri ellerimizde, yırtık bir harita parçacığı cebimizde bir bilinmeze doğru gidiyoruz.
Durduk yere değer veriyor, denklemlerde yalnız kalıyoruz.
Komşudan aldığımız aklı fikri peynir ekmekle yiyoruz.
Beceremiyoruz galiba yalnızlıkla yapmayı, ihtiyaç duymamayı.
Dürtü eylemlerin, örtük düşüncelerin gelgitlerinde çıplak ayaklarla ateşe bastırıyoruz.
Bir beklentimiz olmalı, çıkar dolu temenniler dünyasında.
Bizi ayakta tutan, hayata bağlayan, hey hat diye nara attıran.
Bir şeyler olmalı, yalan gibi, olmayacağını bilmene rağmen istemek gibi, imkânsızlığa âşık olmak gibi.
Uyuyup büyümek, büyüyüp küçülen olmak gibi.
Unutmamamız gerekenler de var aslında.
Hayalperest oldukça, cazip bir üzüntüyü sahipleneceğiz.
Zihnini yordukça, umutlara yoğunlaştıkça özgürleşeceğiz.
Özgür olacağız, sürüden ayrılıp kurdun kapamadığı olacağız.
Anlamıyorum, kendimi, kendim gibilerini, bana benzeyeni, kendini bize dâhil edeni.
Gerçekleşmesini beklediğimiz, istediğimiz şeylerin gerçekleşme olasılığını düşürecek olan belirsizlikler olacaktır.
Önemli olan göreceli doğru bildiklerimiz uğruna yanlışlıklar yapmaktır.
Kendimizi var kılmaktır.
Şunu da bilesin, sen kendininsin.
Hayallerinle gerçekleşmek dileğiyle…


27 Ağustos 2017 Pazar

Paradoks #1 (Nedir, Örnekler)

Özlem Ekici

Paradoks, görünüşte doğru olan bir ifade veya ifadeler topluluğunun bir çelişki oluşturması veya sezgiye karşı bir sonuç oluşturmasıdır. Çoğunlukla, çelişkili görünen sonuç veya sonuçların aslında çelişkili tarafları vardır. (*wikipedia)

Çok daha basit bir anlatımla paradoks doğru görünen her ifadenin sezgilere bağlı olarak çelişki hissettirmesi olarak tanımlanmaktadır.

Uzun süredir paradokslara ilgim vardı ve saatlerce düşünmeme rağmen bir türlü kabul ettiremediğim düşüncelerle yaşıyorken size de bu ilginç düşüncelerden bahsetmek istedim. Paradoksun tanımı çok sade ve kısa gibi duruyor olabilir, ancak örneklerine girdiğimizde hiçbiri bu kadar kısa kalmıyor. Mantığınızla çeliştiğimizi görmek bana ilginç geliyor ve bu yüzden bir süre size paradokslardan bahsedeceğim. Bugün bu yazımızla paradokslara ufak bir giriş yapıyoruz, birkaç örnek ile mantığımızı ve aklımızı zorlayacağız.

Şimdi tanımı bir kenara bıraktıktan sonra biraz örneklerine bakalım.

Paradoks Örnekleri:

Thompson’un Lamba Paradoksu:


Bir lamba 1/2 dakika yanık, 1/4 dk sönük, 1/8 dk yanık … olacak şekilde lambanın düğmesi açılıp kapatılıyor. 1 dakikanın sonunda düğmeye kaç kez basılmış olur? Bu sırada lamba yanık mı olur sönük mü?

Kısa bir düşünelim ve zihnimizde süzelim bunu, ilginç değil mi?

Bertrand Russell'ın Paradoksu:

"KENDİ KENDİSİNİ ELEMAN OLARAK İÇERMEYEN KÜMELERİN KÜMESİ, KENDİ KENDİSİNİ ELEMAN OLARAK İÇERİR Mİ?"

Şöyle anlatayım:


Kasabanın birinde bir berber varmış. Bu berber, o köyde kendini traş etmeyen herkesi traş edermiş, kendini traş edenleriyse traş etmezmiş. Soru şu: bu berber, kendini traş eder mi, etmez mi? Kendini traş etmezse, kendini traş etmeyen herkesi traş ettiğinden, kendini traş etmeli. Kendini traş ederse, kendini traş edenleri traş etmediğinden, kendini traş etmemeli. Zihnimizi kurcukladı değil mi?

Doğru Yanlış Paradoksu:

Elinizde bir kart olduğunu düşünün. Kartın bir yüzünde şu yazsın:
“Bu kartın diğer tarafında yazan cümle doğrudur.”
Kartın diğer yüzünde ise şu yazsın:

“Bu kartın diğer tarafında yazan cümle yanlıştır.”

Düşünelim, hangisi doğru veya hangisi yanlış?

Sokrates Paradoksu:

“Bildiğim tek sey var; o da hiç bir sey bilmediğim.”


  Şimdilik bu paradokslar hakkında konuşalım istedim, yorum bırakıp düşüncenizi belirtebilirsiniz. Yeni kategorimiz hakkında düşüncelerinizi de bekliyorum. 

Bol düşünceli günler!




24 Ağustos 2017 Perşembe

Bir Yelkovan Eksilir Akreplerimden

Özlem Ekici

Durduğum bir noktaya, garip garip bakmak demek,
Hayat demek, muhtemelen.
Üstelendiğim her şeyin beni bir bir alt edişi,
Perakende bir acı herhalde.
Yadırganacak ya da yadırganması gereken bir şeylerin faslı.
Tüm olanların, olmayan her şeyden fitil bulması,
Aynı tütsüde beni katıksız bir kıvamda yakıp yakıp durması,
İlk defa bir yakınını kaybetmiş bir çocuk gibi yapıyor beni.
Ürkek ve üzüntü dolu ama
Esasında kahrolmuş.
Bırakılmış bir yerden, sarılmayı bekleyen her yakınlıkta, gitgide uzaklaştırıyor.
Aynada yabancı kaldığım bir sima,
Simama eşit derecede duran şeyler,
Hem ölüm, hem kalım gibi.
Ölüm, bir gitmek değildir diyemeden,
Ardı ardına ölen,
Mezarı içime gömülü beş ceset, dört yoğun bakımlı kimse,
Arkalarında önlerini bırakmadılar mı?
Kalım bu muydu, yani önden gidenlerin arkalarına dizdikleri miydi?
Onlar öldüğünde,
Kaçının doğmamış umutları öldü bilinmez ama ben çok üzüldüm.
Bilinmez belki yarının ne getireceği ya da şimdinin ne götürüp de kaç zamanı alt edeceği
ama bilinen bir şey var ki,
Ölmek, yarım bırakılmış bir eylemdir.
Asıl bilinmezlik de bu.
Bütün olanları, bilindik bir yalnızlığa yormak,
Yani,
Bir insanın, çok tanıdık bir insana yabancı kalması demek.
Ne acı oysa!
Ne acı ki, insan her unutulduğunda bir yazmakta buluyor kendini.
Yazmaya devamı, yaşananla yaşa(n)ması istenen her şeyin,
Kendini hatırlatması,
Acıya ve birkaç karış suratsızlığın açıklığına sürüklüyor peşi sıra.
Yaklaşık yarım saat ölüm kokmak nedir?
Mutsuz ve öfkeli ve nadiren sinirli bir anına tanıklık etmek,
Ama yorucu ama nefes almak için bile nefeslenmeyen.
Durmaksızın,
Koşturmak ve yorulmak...
Yorgunluk ki, vücut bulsa sanki ben olacak.
Durduğum her yerden, hareketli geçen tüm nesneler, tüm kimseler,
Bir seli belki de, afet sayılan her şeyin.
Yani insanlar geçse, sanki saati saatine uymamış bir anda,
Belki de çok yelkovan eksilecek içimin akreplerinden.
Tümü çok azına eş gelecek.
Eksile eksile yok olunacak...


21 Ağustos 2017 Pazartesi

Oyun Bu Mu Yoksa Oyun Mu Bu Ataleti

Özlem Ekici

  Tüm bilinçaltı sürgülenmiş gibi olaylarla.Çözemediğimiz her ne varsa geceleri bizden uykumuzu çalıyor. Günü zehir edip, hayata posta koyuyor. Rüyayı hatırlaman bile zor iken, bu kadar bitkin halde nasıl bilmiyorsun olup bitenleri. Gece hepsini bir bir yüzüne vurmayı başarıyor. Bilinçaltıyla bir olmuş seni dört duvar arasında kıstırıyor. Hemde en uyuşuk halinde, uykudayken. Rüya adını verdiğin tüm gördüklerin, unutkanlığa bağışladın. Gece seni tüm korktuklarınla, yalnızlıklarınla, bir amaca ulaştıramadıkların ile baş başa bırakıp, seyre daldı.

   Hiç haberin olmaz, sabahın ışıkları yüzüne vurduğu anda silinip gider gece. Ne olup bittiğini hiç tahmin edemezsin.Belki bir iki gülümseyişle, en tatlı tebessümü orada bulmuşsundur. Ama gerçekten ne oldu orada, bir mesaj mı var? Gelecekle ilgili bir mesaj mı var? Birileri mi geliyor, ne yani her şey olacağına varacak mı? Temiz günlere ulaşıp, bir iki fısıltıya mı mahruz kalacağız sadece. Belki de bir iki fısıltı bizi derinden boğdu, ama deniz kadar ferahlayacağımız günlere de ramak kaldı. Kim bilir ki, kime anlatsam doğruyu söyler ki?

   Aklı kararsızlığa sokan tüm ayrıntılar, tüm boşluklar. Beni deli gibi meşgul eden bu oyunlar, günümü gecemi çalıp bana ne armağan edecekler ki? Hediyesiz geçen günlere kalmışken böylesine neresiydi dönüm noktası? Zamanın içinde kaybolan birisi gibi, yüzme bilmeden sulara dalmak gibiydi. Sanki yavaş yavaş öğrenip de hazırlanıyor gibiydim. Ki bütün zaman bir bilinmeze doğru gebeydi.


16 Ağustos 2017 Çarşamba

Gelişmeler Aşkına #2

Özlem Ekici

Merhaba değerli okuyucu, size birkaç gelişme ile geldim yine.

Bildiğiniz üzere Kalender dergisinde yazıyordum. Öncelikle ondan bahsedelim, çünkü yeni sayısı bomba gibi geliyor. Bu sayı Cemal Süreya konulu, posteri ve ayraç hediyeli yani ayrı bir güzel. Neyse efendiler, dergiye ulaşmanın yollarını şu yazımda bahsetmiştim.
Yazı için tık


Diğer bir konuya gelirsek roportajmerkezi.com ile bir röportajımız gerçekleşti, onu da şuracığa bırakıyorum.
Röportaj için tık

Okul durumuna gelirsek artık hacettepeli oldum. Hayalini kurduğum bölümde okuyacağım.

Peki şu sıralar Levla napıyor derseniz, şöyle ki bol bol dil çalışıyor. Bildiği dilleri geliştirmek için çırpınıyor. Kitaplar okuyor, notlar alıyor, evde yabancı gibi konuşup yaşıyor. :)

Çok da uzatmadan hoş kalın okuyucu. Hep hoş ve umutlu kal. Hoşça kal.

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Neler Oluyor #1: Paü'den Hacettepe'ye

Özlem Ekici

Merhabalar, 

   Dün ÖSYS açıklandı. Takip edenler bilir ben de bu sene onların arasındaydım, sınava tekrar girdim. Okuduğum bölümü bırakıp bir başka bölüme gitmek istedim. Ve sonunda hayallere gidilen yolda ilk adımımı attım. 

   Bildiğiniz üzere Pamukkale Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı okuyordum. Çünkü yine bildiğiniz gibi yazmayı çok seviyorum ve sayısal mezunu olmama rağmen kendimi biraz daha geliştirebilmek için bu bölüme gitmiştim. İki senenin sonunda anladım ki artık hayallerimin peşinden gitmeliyim, bölümümü değiştirdim. Peki neden bu kadar bekledin? diyenleri duyar gibiyim. İnanın edebiyat okurken sadece edebiyat değil birçok konuda bilgi ediniyorsunuz ve ben de bunu istiyordum. Şimdi Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği okuma hayalimi gerçekleştireceğim. Zor bir bölüm diyenleri duyuyorum lakin zor beni hiçbir zaman yıldırmadı, bu kez de yıldıracağını sanmıyorum. Sonuç olarak artık fizikçi bir edebiyatçı olacağım. Kulağa garip geliyor ve ben bunu sevdim her zamanki gibi. Bana şans dileyin dostlar, bu kez hayallerimin peşine düştüm. 

Görüşünceye dek hoş kalın.

6 Ağustos 2017 Pazar

Arkadaşlar, Ölüm ve Çiçekli Fularlar Üzerine

Özlem Ekici
Aslında,

konuşacak mecalimi bir ucuz sandviçe feda ettim camlı bir ofiste.
Bir yere, bir kimseye ve sigaraya, hiç birine, mecalim ve arzum ve şevkim, her ne halt ise işte, yok!

Bir çok sefer bir çok karmaşa içerisinde bulundum, denizde ve karada. Bir şekilde ufku görememek keyif vericiydi. Bir şekilde melankoli filan.. iyiydi dünya. Turuncuyduk, çocuk ve balık kadar. Uzun düşler kısa marlborolar vardı. Dünyaydık bir şekilde dönüyorduk birbirimize bir şekilde rast geliyorduk rast gelinecek yollardan yürüyorduk, çay içiyorduk. 

Şimdi,

çok fazla çok. 
Çok fazla ölüm. Çok fazla eski şarkı. bu aralar çok kullanıyorum çok kelimesini ve artık biliyorum, artık bir daha hiç-bir-şeyin..
yoo hayır bu cümleyi kurmak istemiyorum, birdenbire bir kamyon yükü kuş ölüsü boşalıyor göğsümden sen de bilmiyorsun. 

Anılar İsmail, anılar, gırtlağıma yapışıyor. Yoksa öyle kolay ki bu yaşamak ağrısını taşımak göğsümde yoksa sen bile öyle iyisin ki..

"Ama bir göz yumma anında bir soğuk telefon konuşmasında", uzak kentlerde üzerine boca ettiğin kahkaha zaman bir parfümü apansız bir gökkuşağı gibi, bir beton zemine çakılır gibi duyma, anılar İsmail, yoksa çekip gidebilmek öyle temiz ve kıpırtısız.

....

Boynunda, turuncu çiçekleri olan fular vardı yaşlı amcanın. Gülüyordu. Dünyanın en eski Vespa'larından birini sürüyordu. Yeşil, koyu ormanların içindeki göle giden yolda. Neredeyse bir kuş gibiydi kalbi, yaşlıydı, yakıncacık ölüme, yakıncacık tüm anılara. Gülüyordu. 

Geçip gitti önümden göle doğru. Bir kaç saat bekledim. Bir kaç çok saat daha. İki paket sigara içtim, boynundaki turuncu çiçekli fuları düşündüm, taşlarla kozalakları vurmaya çalıştım, biraz daha bekledim, beklediğimi bilmiyordu, beni hiç bilmiyordu, sormak istiyordum, bir şeyleri, dönmedi. Göle giden yoldan o gün ve o gece boyu kimse..

çok sonra polisler..

Turuncu çiçekli bir fulardı belki de ölmek. 

Ama ben, ellerimi tütünden ve kederden çekip, steril bir hayatı kurma/yıkma arefesinde ben, araftaki, bir elmanın çürük yanındaki..tütünsüzlüğe bunca uzun süre katlanabileceğimi sanmıyorum,. 

İnancım, dağılan bir kötü haber gibi.

....

Gözlerimi kapadığımda öyle yalnızım ki..


Gözlerimi kapadığımda, beyaz çoraplı çocukluğum, gönlü kıran bir kederle gözlerimin içine bakıyor. Canım, bir büyük doğruyu bulabilmek arzusunda. 

...

isyan etmiyorum bunların hiç birisine.

Eski dostların taş plak kadar eskiyip tedavülden kalkmasına
Anılarımızın, yalnızca benim gönlümde bir büyük ağrıya dönüşmesine
Vazgeçemeyişime
Neyden vazgeçeceğimi bir türlü bulamayışıma
Ölüme yaklaştıkça hızla, hızla yalnızlaşmaya
Bilye oynamayı becerememiş çocukluğuma
Bir daha hiç bir kar akşamının öyle içten olamayacağına
Mekik ile bağını elim bir kaza sonucu kaybetmiş astronotlar gibi uzayın derinliklerine doğru savrulan dostluklarımıza
Ve aynama.

.....

Boğuluyorum,
bazen.
Şimdi sarıp yeni baştan..
neyse.



(bu, şimdi, yalnız senin ve yalnız benim bildiği bir şey. Bilirsin
sonra hep sütlü kahve isteyen birileri olur ve bir an, sonra yine hepsi aynı)

4 Ağustos 2017 Cuma

Şurdan İki Kilo Melankoli Tartar Mısın Dayı?

Özlem Ekici

Northern Exposure diye bir dizi izliyorum uzun zamandır. Yeni bişi değil 90'ların başında çekilmiş. Biraz Mahallenin Muhtarlarının Alaska'da çekilen versiyonu gibi. Ama içine felsefe, kızılderililik, 'uzakta olma' sosları eklenmiş. Eğlencesi de dramı da kıvamında. Mahallelinin içtenliği hissiyatı ve insan olmanın getirdiği acizlikler, çaresizlikler, eğlenceler, "-mış gibi göstermeler" hepsi iyi harmanlanmış, tavsiye ederim.

3.sezon idi sanırım, edilen bir laf, beni benden aldı yine:
"Life turns on a dime, and somehow, we muddle through."

  Hayat denen otomobil birden direksiyonunu sertçe çevirebiliyor, şoför uyuyakalabiliyor, şarampole yuvarlanacakmış duygusu verebiliyor. Lastik patlayıp yolda kalabiliyorsun, acil yardım bazen meşgul çalıyor bazen aradığımız yardımlara ulaşılamıyor. Ama her nedense bir şekilde üstesinden gelebiliyoruz. Son anda frene basıyoruz, sakat/ağır yaralı kalabiliyoruz, otostop çekip yola devam da ediyoruz bazen. Zaten üstesinden gelemediğimiz an, biz yokuz ki. Bir yerde okumuştum/duymuştum:
"Ölümden neden korkayım ki: ölüm varsa ben yokum, ben varsam ölüm yok."

  Evet, 'her şeyin üst üste gelme sendromu' neticesinde vardığım kanı bu yönde. Bi şekilde üstesinden geleceğiz. Gelemediğimiz an, zaten endişelenmemiz için bir neden olmayacak... "

  Bütün bunları aklından geçirirken, yazar uyuyakalır. Gördüğü rüya mıdır gerçek mi bilemez. Manavın önündedir sanki, tezgahlara bakar. Siyah tüller, bez parçaları, karga tüyleri, terlikler, meyveler vs... Hepsi simsiyah. Manava sorar:

- Hissiyat kaldı mı elinde acaba?
* Var tezgah altında bi kaç bişi.
- Şurdan 2 kilo melankoli tartar mısın dayı?
* 3 milyonluk olsa olur mu yeğenim?
......

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Zamanın İpeksi Akıntısı

Özlem Ekici
Not: Bu bir iç döküş yazısıdır. 

  İstem dışı arzularla yüzümü buruşturuyorum. Dudaklarım aralanıyor, dudaklarıma merhem? Hayır, bu duvarlarda, bu evde ne bulunur ki? Bir yapboz verdi ellerime, karanlık bir yığını birleştirmemi beklemesi haksızlık değil mi? Çatlaklara yarayan bir kapatıcı buldum sonra, uzattığım kuruntuları avuçlarına aldı duvar. En güzel sahne bu! Kremleniyor duvarım, gereksinim olduğundan satın alınmış bir cümle gibi; sinsi bir dumanmış meğer özlemek...

Çok.

  Bunca zamandır birazcık bozulmuş olmalı yazdıklarım, saklandıkları yerlerden yorgun yorgun iç çekiyorlar. Soğuk, kızgınlar. Bizden gizlediklerin ne diyorlar. Bir şeyler yüzünden kırılmış olmam normal değil mi? Yatağımın üzerinde otururken, bir hazan sabahında, soğuk siyah sabahlığımla mutluydum. Beni öldürmeden önce... vakit çok geç olmadığında, beni bulabileceğin bir zamanda. Kollarından tutup sarsılan biri olmak, biraz sert davrandığını sezip boynunu eğmen. Hava ılık, alnın terlediğinde ellerimi havlun gibi, kullanmanı. Yanımda olmanı, kalçamı yastık olarak kullanmanı, uzanmanı, diş fırçanın rengini, ayakkabılarından önce hangisini giydiğini merak ettim. Duvar gibi,duvar gibi nasıl kalabildiğini. Bana yapbozu beceremeyen kız dediğinde, o yapbozları astığım duvara korlanmış ateşleri koyarken göz bebeklerine bakmak. Bana yer versin diye, güzel bir öyküyü yaşamak. Beslediğim inanç, kaybettiğim güven, zamanın ipeksi akıntısı.

Bir çocuk sevdim sevgili duvar, bak karşı duvarda yüzü asılı.

   Büzülmüş, dizleri düğümlenmiş kollarının arasında, gülüşü. Göğüslüğü açılmış bir erkek gömleğinden çıkan gece patiskası bir sırt. İnce ince kıvırdığı gömleğinin kolları. Bundan birkaç ay önce, sıradan biri değildi ama, o söylemişti bana. "Yıllar sonra." Beyzade bacaklara benzetmeler arıyordu, odamın kapısını açıyordu. Şaşkın şaşkın eşikte duruyor, yatmak için düzenlenmiş, açıklamalarda bulunurken elleri yüzümde, elleri suda. Ellerini suya hapsettim... Gözde olsa, ne fayda.

  Hiçbir varlıktan hoşlanmıyorum bugün, kendi varlığımdan da. Sarı perdeler, ak duvar kaplamalı güneş ışığı hissi yaratabilir mi? Duvar kaplamaları, hep otellerde mi güzel olur? Bembeyaz bir bina, yeni eşyaların ilk sabahında yarı uyanık halleri, sarsıntısız birkaç gecede, bedenimden ayrılıyor. Söyleyemem, hiçbir yapma koku... söylemeyeceğim. Sorma.

Gerçeği sayende gördüm, teşekkür ederim.

  Bir yolcu kadın barınağı, bir köşesinde bavulunu toplamaya çalışan bir adam, hangi kadın bu fotoğrafa gülümseyebilir ki? Yazı masamın üstünde el değmemiş, kurutma kağıtlarımla gülüşünü tamamlıyorum. Açık yaramda esneyen, bana özgün, garip ev sahibi gibi. Yüzünde, gözleri hüzünlü, ben konuşurken, gülmek ya da oynadığı günlerden birinde, küçücük yumruğumu yastığın yüzüne gömüyorum, tükürüğünü yalayarak aceleyle bitiriyor sözünü. Tiyatrolardaki gibi ellerimi alnıma vuruyorum. Her seferinde gözleriyle onaylıyor.

Duvar... Bir çocuk sevdim...
Gülüşüm, dudaklarının arasında saklı.
Duvar, yazık.
Zamanın ipeksi akıntısı akıyor çatlaklarından.








29 Temmuz 2017 Cumartesi

OKUYUN: KÖRLÜK

Özlem Ekici

  Sözde nerelerdeyim yazısından sonra uzun bir süre yazamayacaktım ancak mutlaka yazmam gereken bir kitapla karşılaştım. José Saramago'nun Körlük isimli kitabını okudum, bitirdim birkaç gün önce. Yazarı bu romanıyla tanıdım, iyi ki de tanımışım. Diğer kitaplarını da okuma listeme almış bulunmaktayım. Uzun süredir okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Lafı çok uzatmadan kitaptan biraz bahsedelim. 




Körlük özgün adı Blindless adlı roman  1998 de Nobel Edebiyat Ödülünü de  almış olan   Portekizli yazar José Saramago' nun bir eseridir.

Jose Saramago, bu romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı körlüğe benzeterek bulaşıcı körlük sembolü  ile anlatmak istemiştir.  Körlüğü bir metafor olarak kullanan yazar bu romanında insanların içinde hayvani duyguları ve insani erdemleri başarıyla yansıtmıştır. Roman pek çok dile çevrilmiş , yazarının  Nobel Ödülü almasında büyük bir katkıda bulunmuş,  bakmak ve görmek arasındaki farkı insanlara izah eden bu roman oldukça sevilmiştir.

Romanda körleşme felaketine uğrayan insanların içine düştükleri durum Nazi toplama kamplarında yaşananların durumunu andıran bir yaklaşımla dile getirilmiştir. Körlük R
romanı  özgün adı  Blindless ile  sinemaya da uyarlanmıştır. 

TANITIM BÜLTENİ
   Adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde, arabasının direksiyonunda trafik ışığının yeşile dönmesini bekleyen bir adam ansızın kör olur. Ancak karanlıklara değil, bembeyaz bir boşluğa gömülür. Arkasından, körlük salgını bütün kente, hatta bütün ülkeye yayılır. Ne yönetim kalır ülkede, ne de düzen; bütün körler karantinaya alınır. Hayal bile edilemeyecek bir kaos, pislik, açlık ve zorbalık hüküm sürmektedir artık. Yaşam durmuştur, insanların tek çabası, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaktır. Roman, kentteki akıl hastanesinde karantinaya alınan, oradan kurtulunca da birbirinden ayrılmayan, biri çocuk yedi kişiye odaklanır. Aralarında, bütün kentte gözleri gören tek kişi olan ve gruptakilere rehberlik eden bir kadın da vardır. Bu yedi kişi, cehenneme dönen bu kentte, hayatta kalabilmek için inanılmaz bir mücadele verir. Saramago’nun müthiş bir gözlem gücüyle betimlediği bu kaotik dünya, insanın karanlık yüzünün simgesi.

  Körlük, ürkütücü bir roman, beklenmedik bir felaketi yaşayan bir toplumun nasıl çöktüğünün, nasıl bencilleştiğinin ve değer yargılarını yitirdiğinin hikâyesi. Konusunun ürkütücülüğüne rağmen olağanüstü bir şiirsellikle anlatılmış bu unutulmaz roman, usta yazarın belki de en etkileyici yapıtı.
...

Saramago, kendisiyle yapılan bir söyleşide;
"nobel ödülü hakkındaki değerlendirmeniz?" sorusuna
"hayatımda aldığım en büyük ödül karım pilar’dır. işin aslına bakılırsa, en büyük devrim aşktır." yanıtını vermiş yazar.

aynı söyleşide körlük için ise;
"ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. bence körleşmiyoruz. hepimiz körüz. körüz ama bakıyoruz. bakabilen ama görmeyen kör insanlar."  demiş ki ben sırf bu yüzden bile bu kitabı okumayı düşünmüştüm.

Okunması gereken hatta mutlaka okumalısınız diyebileceğim bir eser. Yazarın diğer kitaplarına da bir göz atmalısınız, mesela ben bundan sonra uzun bir süre Saramago okumayı planlıyorum. Filmini de beğendiğimi es geçmeyeyim, izlemenizi öneririm. Son olarak sevdiğim birkaç alıntı ile bitirelim yazımızı.

ALINTILAR

Hiçbir mutluluk sonsuza kadar sürmediği gibi, mutsuzluk da geçicidir.
*
Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz.
*
Zorunluluklar insana mucizeler yarattırır.
*
Felaket herkesin başına aynı anda çöktüğünde bile bazı insanlar ötekilerden her zaman daha kötü koşullarda yaşar.
*
İnsan aklı, kendi yarattığı canavarlara teslim olacak kadar ileri gidebiliyordu.
*
Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan fark et.
*
Her şeye egemen olan zamandır, zaman, kumar masasında karşımızda oturan öteki kumarbazdır ve bütün kartlar onun elindedir, bizler ancak yaşam karşılığında o masadan bir şeyler kazanırız, kendi yaşamımız karşılığında.
*
Ölecek olan zaten şimdiden öldü ama o bunu bilmiyor. Ölmeye yazgılı olduğumuzu doğduğumuzdan beri biliyoruz. işte bu yüzden, bir bakıma hepimiz ölü doğmuş sayılırız.
*
Yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra raslantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak, aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yerde çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık.
*
Ölüm karşısında hınçların şiddetini ve zehrini yitirmesi beklenir, buna karşın nasırlaşmış kinlerin hiç eskimediği ve bunun kanıtlarına edebiyatta ve yaşamda bol bol rastlandığı ileri sürülür ki bu da doğrudur.
*
Dikkat edilmeyince fark edilmeyen özürler, sözü edilir edilmez göze batmaya başlardı.
*
Hepimizin zayıf anları olur ve ağlama yeteneğimizin olması bizim için sanştır, gözyaşları bizi çoğu kez huzura kavuşturur, ağlayamadığımız bazı durumlarda ölecek gibi oluruz.
*
Kendi ölçeğimizde gerçekleştirebileceğimiz tek mucize, yaşamayı sürdürmektir, şu kırılgan yaşamımızı kırılganlığıyla korumaktır ve buna her doğan gün yeniden başlamaktır, kör olan gözlerimiz değil de yaşamın kendisiymiş gibi, ne yöne döneceğini bilmeyen o imiş gibi.
*
Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, gören körler mi gördüğü halde görmeyen körler.

SON

Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2017