Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

30 Ocak 2017 Pazartesi

Zweig’den Veda

Özlem Ekici
 Geçtiğimiz aylarda Avusturyalı Yahudi yazar Stefan Zweig’in intihar mektubu, İsrail Ulusal Kütüphanesi tarafından internetten yayınlanmıştı.

  Kütüphane, ünlü yazarın 70’inci ölüm yıldönümünde, aralarında intihar mektubunun da olduğu birkaç belgeyi internet üzerinden okurlara sundu, bunların içinde Zweig’in intihar mektubu da vardı. 1881 doğumlu Stefan Zweig, 1934 yılında Adolf Hitler ve Nazi ideolojisinin iktidara gelmesi sonrası Avusturya’yı terk etmişti. Önce İngiltere ardından ABD’ye giden Zweig, 22 Şubat 1942’de hayatına son verdiği Brezilya’ya yerleşmişti.

  Brezilyalı bir doktor, Almanca intihar mektubunu 1960’larda bir polis memurundan almış ve 30 yıl sonra da İsrail Ulusal Kütüphanesi’ne bağışlamıştı. “Amok Koşucusu”, “Yürek Çöküntüsü” gibi birçok kitabı Türkçe’ye de çevrilen Zweig’ın, karısı Lotte ile intiharına, Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha var olmayacağı düşüncesi neden olmuştu.

   Beni “Satranç” ve “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” kitaplarıyla kendisine ve dehasına hayran bırakmıştı. Hayatına dair birçok araştırma yapsam da hiçbiri bu intihar mektubu kadar beni etkilemedi. Benim için böyle bir adamın intiharı zaten yeterince ilginçti lakin bu mektuptaki son satırlar daha çok ilgimi çekti. Okuduğunuzda Zweig’in aslında özgürlüğüne ne kadar bağlı olduğunu ve yıllarca oradan oraya savrulmanın onu ne kadar yorduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Çok da uzatmadan o son satırlarını okuyalım, işte Zweig’in Vedası:

Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum. 
Stefan Zweig Petropolis 22.11.1942


23 Ocak 2017 Pazartesi

Ölüm Risalesi

Özlem Ekici

Damla damla oluşuyor hayat 
Ölüm kımıl kımıl 
Duymak kolay 
Anlatmak değil 

Her an 
Farkındayım 
Az az öldüğümün 

Bilincindeyim doğan ayın 
Eriyen karın akan suyun 
Ve usul usul tükenen zamanın 

Tekrarlayıp duruyor saat 
Vakit te mahluktur 
Vakit te mahluktur 

İşliyor kalbim 
Eskiyor saçlarım 
Ve gözlerimin en ince hücreleri 

Okuyorum hayatı 
Toprağın üstünden çok 
Altındakilerle var olduğunu 

Toprak 
Ölüme aç 
Ölüme muhtaç 
Hayat 

Ölüm muhakkak 
Ve ölüm mutlak 
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün 

Ölümle tanıştıktan sonra anladım 
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın 

Kesitler 

Mahlukta devinen 
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm 

Babalar ölür 
Dolaşır eli ölümün 
Saçlarında anaların oğulların 

Analar ölür 
Kök salar hasret yüreklere 
'Bir evlat pir olsa da' 
O zaman anlar ancak neymiş öksüzlük 

Oğullar ölür 
Bir kafes olur ölüm 
Ana kalbi bir kuştur 
Azad kabul etmez 

Sevgililer ölür 
Bir hicret olur ölüm 
Bir sıla 

Mesela arkadaşlar 
Arkadaşlıklar vardır okullarda 
Bakarsın biri gelmez bir gün 
Ve artık hiç gelmeyecektir 
Simsiyah bir gölge düşmüştür adeta 
Bahçeye koridorlara sınıflara 
Bir fısıltı dolaşır dudaklarda 
Kimi kirpikleri ıslak 
Çökmüş bahçenin tenha bir yerine 
Elinde bir çöp resmini çizer toprağa 
Anıların 
Kimileri öbek öbek toplanıp 
Çaresizliği dile getirirler anlamsız sözcüklerle 
-Nasıl olur daha dün beraberdik 
-Salıncakta İki Kişi'yi izlemiştik daha dün nasıl olur 
-Geçen pazar kırlarda dolaşmıştık 
''Göçmen kuşlar yerli kuşlardan daha mutlu olmalılar 
Hayatı dolu dolu yaşıyorlar'' demişti unutamıyorum 

Sonra bir mezarlıkta Bir çukurun başında 
Bir kapının ağzında 
Herkez susar 
Konuşur ölüm 

Ve sürer hayat. 

Bazan bir tekerlek altında 
Ansızın gelir ölüm 
Apansız biter sınav 
Bir elektrik kesilmesi gibi 
Kesilir tulu emel 

Bazan ölüm vardır 
Ölümden önce gelir 
Mesela bir hapishanede bir hücrede yaşanır 
Sorular hep yanıtsız kalır orada 
Sadece konuşan rüyalardır 
Yahut hayaller suskun duvarlarda 
Gözler kabul eder parmaklar kabul eder 
Ama beyin hep umuttan yanadır 

Bazan akan bir film şeridinin 
Tek kare donan bir fotoğrafı gibidir 
Ölüm 
Karşıda bir manga asker 
Gözler namluların karanlık ağızlarını görmez de 
Takılıp kalır masmavi gökyüzünde 
Asılıp kalmış bembeyaz bir buluta 

Ölümden uzak ölümler vardır 
Gazete ilanlarında rastlanılan 
Dünyaya bağlılığın zavallı 
Ve muannit 
Bir belgesidir 
Daha çok kalanlara ait. 

Bir de bir örümcek ağının ortasına düşmüş 
Bir sineğin titrek bacaklarında seyretmiştim ölümü 

Ölümler vardır: 
Can kuş gibi uçar gider 
Bir martının süzülüp 
Kaybolması gibi maviliklerde 

Bir Portre 

Engin sakin berrak bir denize 
Uçsuz bir kumsaldan ağır ağır 
Nasıl yürürse insan 
Sokrates öyle yürüdü ölüme 

Tilmizleri ağlaşırken 
O vasiyet ediyordu: 
-Asklepyos'a bir horoz borçluyuz 
Unutmayınız. 

Ne tuhafsınız dostlar 
Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye 
Yükselmek varken ölümsüzlüğe 

İnancına sahip olmak 
İnsan olmanın şartı 
Kölelikler içinde en onulmaz kölelik 
Hayatın ölümcül yanına 
Takılıp kalmak değil mi? 

İlkin ayaklarında duydu Sokrates 
Zehirin soğukluğunu 
Ve yavaş yavaş ölüm 
Yükseldi göğsüne çenesine 

Dudaklarında donan son bir tebessümle 
Bir işaret taşı da böylece 
Sokrates dikmiş oldu ölüme 

Ölümün Sesi 

Ölümden bir işaret var her şeyde 
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde: 
-Kışlanın önünde redif sesi var 
Namluların ucunda ölümün sesi! 

-Bir ay doğdu geceden oy oy 
Karanlığın ağzında ölümün sesi! 

-Erzurum dağları kan ile boran 
Vadilerin koynunda ölümün sesi 

-Ezo gelin durmuş bakar yollara 
Umudun ardında ölümün sesi! 

-Bir ihtimal daha var 
Umuddan da öte ölümün sesi! 

Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme 

Bir gün öleceğim biliyorum 
Bunu her an ölür gibi biliyorum 

Anamın yüreğinde bir kor 
Ölene dek sönmeyecek bir ateş 
Kımıldanıp duracak hep 

Karım bomboş bulacak dünyayı 
-N'olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak 
Oysa insan yalnız ölür 
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak 

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm 
Bir süre kaçacaklar insanlardan 
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde 
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine 

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar 
-Yaşayıp gidiyorduk yahu 
Ne vardı acele edecek! 
Diyecekler 

Biliyorum yaklaşıyoruz her an 
Biliyorum oruçlu doğar insan 
Ölümün iftar sofrasına 

Son Söz 

Ve zaman döne döne 
Gelmişti başlangıç noktasına 
İlk yaratılış düğümüne 

Mahlukatın var olduğu 
Yüzüsuyu hürmetine 
Evrenin Efendisinin 
Kavuşmak vakti gelmişti sevgilisine. 

Hayatın menbaı 
Merhametin son durağı 
Madeni, muhabbet ocağının 
Ateşler içindeydi 
Yatağında. 
İltica etmişti sanki Kainat 
Kutsal tenine 
Hayata şafak olan alnında 
Ter taneleri 
Her biri insanlık çilesinden 
Bir haberdi sanki 
Bir an oldu 
Aralandı gözleri 
Sonsuzu kuşatan bakışları 
Süzdü ciğerparesi Fatıma'yı 
Süzdü tek tek çevresindeki 
Can dostlarını 
Kıpırdadı dudakları, dedi: 
-Ebu Bekir kıldırsın namazı 
Sonra daldı daldı uyandı 
Son defa aralandı 
Bakışları 
Yöneldi bir noktaya 
Karar kıldı bir noktada 
Ve dedi: 
-Merhaba ey refik-i ala! 

Olacak oldu 
Akıllar kamaştı 
Kalpler tutuştu 
Feryat ve figan gökleri tuttu 
Çekti kılıcını Faruk olan 
Sıçradı orta yere: 
-Kim derse ''O öldü'', öldürürüm! 

Ayrılık ateşinden 
Ateşin şiddetinden 
Sanki bendler çözülmüş 
Felekler çökmüştü 
Şuur tutuşmuş 
Akıl iflas etmişti. 

Sonra Sıddıyk olan 
Yetişti geldi 
Baktı baktı yatağında hareketsiz yatan sevgiliye 
Mağarada arkadaşına Hicrette yoldaşına 
Sonra baktı çevresine 
Mahşerden önce mahşer hali yaşayan 
Ashabına 
Aline 
Ebu Bekir dedi: 
-Ey nas, susun! 
Kim ki Resulullaha tapmaktadır 
Bilsin ki Resul ölmüştür 
Kim ki Allaha tapmaktadır 
Bilsin ki Allah ölmez 
Hayy ve Layemuttur 

Ey nas, susun! 
''İnna Lillah ve inna ileyhi raciun'' 

Sonra eğildi sevgilinin yüzüne 
Sürdü bulutlanmış gözlerini 
O güzellikler ülkesine 
Baktı baktı ve dedi: 
-Hayatında güzeldin 
Ölümünde güzelsin 
Öldün 
Bir daha ölmeyeceksin.

                                                       Adil Erdem Bayazıt


21 Ocak 2017 Cumartesi

ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI

Özlem Ekici
...Ve güz geldi Ömür Hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... Ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? 
Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür Hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? 
Yağmur yağıyor Ömür Hanım... Gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına... Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? Dönelim... Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır... Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür Hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. 
Yaşama sevinci adına bir tutanağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?  
Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, var olmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir ‘ben’e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde... Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür Hanım? 
Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük... Yalnızım Ömür Hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım... Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki... Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür Hanım yasaklamalı... Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. 
Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür... Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. 
Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak... Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde... O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye... Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su... Sızar iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan… Dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık... Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür Hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür Hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir... Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür Hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim... Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım?  
Ankara, Güz/1983

Şükrü Erbaş


19 Ocak 2017 Perşembe

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri

Özlem Ekici
 Daha önce bu tarz psikolojik kitaplar okumamıştım. Psikolojik kitaplara okuduğumdan etkilenip yazdığım kitabıma da yansıtırım diyerek genelde temkinli yaklaşıyorum. Tabi bu kitap benim yazdığım tarzdan farklı olması sebebiyle beni etkilemekten çok daha fazlasını yapıp ufkumu açtı. Konusu sandığımız gibi bir olay örgüsü çerçevesinde psikolojik durumlar ve çıkarımlar değil, bir psikiyatristin hayatı boyunca mesleğini icra ederken başına gelen en ilginç vakaların derlemesi. Bu yüzden içerisinde yer yer tıp ve psikoloji terimleri var. Dili ve anlatımı ağır ve anlamadığım terimlerle dolu diye bir yanılgıya düşmeden şunu da belirteyim ki Dr.Gary Small bizler için bu terimleri itinayla açıklamış.

  Bu kitabı birçok kitap kurdu gibi ben de ilk olarak arka kapak yazısını okuyarak almıştım. İşte bu kitabı almamı sağlayan arka kapak yazısı:

“Gerçek hikayeler kurgudan çok daha tuhaftır, Dr Gary Small bunu gayet iyi biliyor. Psikiyatriyle ve insan beyni üzerine çığır açıcı araştırmalarla geçen 30 yıl içinde Dr Small pek çok şey görmüş. Artık ofisinin kapılarını açmaya ve kariyerinin en gizemli, ilginç ve tuhaf hastalarını anlatmaya hazır.

   Bir Psikiyatristin Gizli Defteri doktorun en şaşırtıcı vakalarının etkileyici kayıtlarından oluşuyor. Bu kitap onu giderek gelişen mesleki yaşamına yapılan aydınlatıcı bir yolculuk. Kitabı okurken kendinizi bizi insan yapan şaşırtıcı tuhaflıklar üzerine düşünürken bulacaksınız.

  Sıkça komik, kimi zaman trajik ve daima etkileyici Dr Small, sizleri kariyeri boyunca Boston’un kalabalık acil servis koridorlarından başlayıp ülke elitlerinin multimilyon dolarlık kayak localarına dek uzanan bir geziye çıkarıyor. Bu gezi sırasından birbirinden tuhaf gerçek karakterleri anlatırken histerik körlükle, penisinin küçüldüğüne inanan bir adamla, gizli sürdürülen çifte hayatlarla ve ürkütücü derecede psikotik romantik arzularla başediyor. Akıl hocası hastası olduğunda ise kariyeri ve kişisel hayatı tam bir döngüyü tamamlayarak Small’un kimsenin zihinsel araştırmanın ötesinde olmadığını anlamasını sağlıyor; kendisinin bile…”

  Beni cezbetmesinin sebeplerinden biri de gerçek olaylar olmasıydı. Okuduktan sonra da vay be dedim sanırım. Hala çok ilginç bulduğum kısımlarını etrafımdakilerle paylaşıyorum. Su zehirlenmesi desem büyük ihtimalle birçoğumuz bunun suda vücudumuza zararlı bir bakteri veya virüs yüzünden olduğunu düşünürüz ama bunun sebebi vücudumuza yararlı bir mineralmiş. Bu ve buna benzer ilginç ve yer yer tuhaf olaylarla dolu bir kitap. Zaten arka kapak yazısında az da olsa bahsedilmiş olaylar ilgimi çekmeye yetmişti ama emin oldum ki içindekiler daha ilginç olaylardı. 

  Dikkat edersek yazar kısmında iki isim görüyoruz: Gary Small ve Gigi Vorgan. Dr. Small zaten bildiğimiz üzere olayları yaşayan psikiyatristimiz. Gigi Vorgan da Dr. Small’ın eşi. Yazma konusunda yetenekli olmasından dolayı kocasına yardım etmesiyle bu kitabı şu anda okuyabiliyoruz. Daha fazlasını zaten kitapta okuyacaksınız. Nasıl evlendiklerine ve nasıl tanıştıklarına yer verilmiş. Bu arada Gigi Vorgan da bizler gibi blogcu. J

  Elimde 2.baskısı olmasına rağmen 60.baskısı ve değişen rengiyle NTV yayınları aracılığıyla raflarda bulunabiliyor. Ben olabildiğince eski baskısını bulmaya çalışmıştım, genelde yaptığım bir şeydir bu. Her neyse lafı fazla uzatmadan okuduktan sonra dediğim tek söz şuydu: Zihin ne muhteşem bir tasarım harikasıdır. Gerçekten düşündüğümde birçok hastalığımın sebeplerini zihnimde olduğunu gördüm.

  Sözün kısası benim için rafımın en değerlilerinden oldu artık. İyi ki okudum dediğim ve gelecekte bir daha okuyacağım dediğim bir kitap daha oldu böylelikle.  Bu yazıyı kitabında başında da yer verilen bir Woody Allen sözüyle bitirelim.

“Ah şu modern psikanalistler yok mu! Dünyanın parasını alıyorlar insandan! Benim zamanımda beş Mark’a Freud’un kendisi tedavi ederdi sizi. On Mark’a hem tedavi eder hem de pantolonunuzu ütülerdi. On beş Mark’a Freud’un kendisini tedavi etmenize izin verirdi… ki buna istediğiniz iki çeşit sebze de dahil olurdu.” 

18 Ocak 2017 Çarşamba

PINAR'IN TUVALİNDEN MERHABA!

Pınar Ekici
   Merhabalar, ben Pınar. Bu da benim tuvalimden arta kalanlar. Arta kalanlar çünkü birçok eserim sevdiklerimde kaldı.

   Öncelikle kim olduğumdan bahsedeceğim. Bendeniz bu blogun yazarlarından biriyim artık, genelde yazmak yerine çizip boyayacağım. Eh, Levla hanımı da kızdırmadan etrafa renk katacağız artık sizlerle. Hayatım boyunca birçok çizim ve boyama yaptım ama bunu bir iş olarak yapmaya 13 yaşımda başladım. Ablamın bir desteği üzerine de bu blogda bu konuda sizlere yazmak istedim. İlk olarak eski çalışmalarımla başlayacağım. Bu kronolojik olsa da tam tarihlerini pek bilemiyoruz. Her resmin bana göre bir hikayesi var ve sizleri de bu hikayeleri okumaya davet ediyorum. Öyleyse gelin her resmin ardında bir hikaye vardır diyerek başlayalım.

    Yine her zamanki gibi bir resim dersindeyiz. O günün konusu: "Bir masal kitabının kapağını kendimizce çizmek" diye bir şeydi, hatırladığım kadarıyla. Ben her zamanki gibi düşünmeye başladım, ne çizsem, ne karalasam da ders bitse? O zamanlar sevmezdim resim dersini öylesine çizer ödevi yapmış olmak için yapardım. Yaparken umursamazdım, öylesine karalardım, boyardım. Hiçbir şey hissetmezdim resme karşı. Yine o aralar, bana hediye gelen, bir cep masal kitabı okuyorum. Açtım kitabı bakınıyorum. Bir hikayenin başında minicik bir resim var, hem de siyah beyaz bir resim. Onu çizmek geldi aklıma, üstelik güzel de görünüyor. Zaten bir yandan arkadaşlarıma da çiziyorum, elbette vakit geçer, ders çabuk biterdi. Resimlerim öğretmenime ve arkadaşlarıma göre güzeldi, başarılıydım. Hatta öyle ki arkadaşlarım resimlerini bana yaptırırdı. Ne kadar başarılı olsam da resim dersini ve resmi hiç umursamazdım. Resmi ciddi bir iş yapıyorum gibi hiç düşünmezdim. Neyse o resmi çizmeye başladım. Bir resmi böylesine ilk defa önemsedim. Hiç konuşmadan çizdim, bitirdim. Bittikten sonra öğretmenime gösterdim, çok beğendi ve panoya astı. Çocuksun ya işte, o pano çok önemliydi benim için. Üstelik bir resmim o panoya asılıyordu. Dünyalar benim olmuştu. O günden sonra çizgili defterlere çizim yapmaya, kareli olanların karelerini şekilli olarak boyayıp desen yapmaya başladım. Çizmek, boyamak, resmetmek hayatım olmuştu. Şimdi düşünüyorum da belki de resme ilgim bu olay sayesinde başladı.

Bir diğer resmimiz ve hikayesi ise şöyle:

   Yine günlerden bir gün evde sıkılmış beyaz kağıda bakıp hayal kuruyordum. Hayalimdeki şeyleri çizmeyi çok istedim her zaman, ama çizebilecek kadar kabiliyetim yoktu. Sonra aklıma hayalimdekileri çizmeyi denemek geldi. İşe koyuldum ama hayalimdekileri çizemediğimi anladım ve ben de bir ev çizmeye karar verdim. O evde sevdiğim şeylerin olmasını istedim: bir şelale, bir hamak... Bu resmi çizdiğim zamanlar resme ilgim yeni başlamıştı ve resimden önce el işleriyle meşguldüm. Karton, mukavva, rengarenk el işi kağıtları, renk renk keçeler ve tabi ki minik güzel süsler. Karton ve makası elime aldığım günden beri aşıktım el işine, hatta ana sınıfında karton rafının yanına oturur akşama kadar kartonlardan bir şeyler yapardım. Hala bu ilgimi geliştirmeye ve başka yönlere çekmeye çalışıyorum. Zaten başarılı olduğunuzu gördükten sonra ilginiz artıyor. Önemli olan pes etmemek ve usanmamak. Son zamanlarda hayal gücüm eskisi kadar geniş değil ama eskiye oranla kendimi geliştirdim. Geliştirmeye de devam ediyorum. Her neyse çizimim bittikten sonra pek beğenmesem de ilk defa hayalimi bir kağıda aktarmıştım. O mutluluk ve bu mutluluğun verdiği tat gerçekten muhteşemdi. Bunun verdiği mutluluğu kesinlikle bir gün tatmalısınız. Hayallerinizi beyaz kağıtlara resmedin, Gerçek olmasa bile onları resmedebilmek güzel bir duygu. 

Bir başka yazımızda görüşünceye dek bol çizimli günler...



12 Ocak 2017 Perşembe

Bir Ayrılış Hikayesi

Özlem Ekici

Erkek kadına dedi ki:
- Seni seviyorum,
ama nasıl?
avuçlarımda camdan bir parça gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya,
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
- Seni seviyorum,
ama nasıl?
kilometrelerce derin, kilometrelerce dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beşyüz
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
- Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana...
Ve artık
biliyorum:
Toprağın
Yüzü güneşli bir ana gibi
En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini...

Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olanın parmaklarına
başımı kurtarmam kâbil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak...

Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...

Kadın sustu.

SARILDILAR

Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...

AYRILDILAR...

Nazım Hikmet Ran





10 Ocak 2017 Salı

Sedef Çiçeği

Özlem Ekici

 Eminim ki bu hikayeyi bilenler, okuyanlar veya duyanlar çıkacaktır. Lakin ben çok sevdiğimden olsa gerek bu hikayenin unutulmasını istemedim. Bu yüzden neden blogumda bir rafa kaldırmıyorum ki diyerekten şimdi sizlerle paylaşmaya karar verdim. Hikayemiz şöyle:

  Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu. Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına: 

"Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?" 
   Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı. 

"Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..." 
   Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu. Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti ? Herkes, onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:
"Bizim bir sedef çiçeği vardı çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi .... O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş derlerdi. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kerede bu çiçeği ben sulayayım demedi. Taa ki geçen geceye kadar...O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiç bir şey görmedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim." 
Hakim yaşlı adama dönerek; 
"Diyeceğin bir şey var mi, baba?" dedi. 
   Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konuştu :
"Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yüz tuttu. Ben ona: "Gece çiçek sularsan geçer dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki..." dedi adam. O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... 
"Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi. Suçlandım... Sesimi çıkartamadım..." 

Umarım hayatta karşımıza böyle güzel seven insanlar çıkar.



3 Ocak 2017 Salı

KARLA GELEN

Özlem Ekici

Geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
Gökyüzünden sorular düşüyordu hiç durmadan.
Nasıl da kalabalıktın sen; bütün kollarımla
Sarılıyordum da vücuduna, kapıda kalıyordu
Yine de bir yarın... İlk o zaman anlamıştım
Bu eve fazla gelen bir yanı vardı bu buluşmanın
Ve daha o geceden belliydi, aşkımızın
Boyumuzu aşan yüzlerce ayak izinden
Ve kar sıcağı sorulardan yapıldığı.

Alıştığımız bir şey değildi oysa, karda tipide
Sulara düşmek bir ateşin ağzından,
Yeni bir ejderha oluvermek buzul çağında
Ve ansızın çatlatabilmek zamanı
En ağır yerinden.

Yüreğini düşürmüş binlerce sevgiliden
Kopuşa kopuşa mı buluşmuştuk seninle,
Beynindeki canavarı mı öpmüştük
Kentin bütün kitap yüklü merkeplerinin?
Ne çok avcı yağmıştı gözlerinin peşinden
Ve ne çok çığ dayanmıştı kapımıza.
Görmüşlerdi seni saksafon çalar gibi öptüğümü
Ve yıllarca düş kırıklığı toplayan şairin
Yerin altında artık bir aziz
Kent maketi kurduğunu.

O gece ilk defa, aşkın bu kente
Yenilmediği bir yerdi sokağımız.
Ahlak masasına yatırılmış ömürlerden
Çılgın saatler çalıyorduk çünkü hiç çekinmeden
Ve bir gecede kim bilir kaç bin yıl yaşamıştık
Unutulmuş bir uçurumu emzirirken.

Lanetlenmiş yüksek tansiyon vakitlerinde
Kalbimiz ancak bu kadar hızlı koşabilirdi
Ve az kalsın yanıt verecekti durgun sulardan:
Nedir çocuk ölmek her şey yaşlanıyorken.
Gelişin çünkü kutsal bir okyanusu
Yutmak istemesiydi iki küçük balığın;
Kapı kolu, ip ve korkudan ibaret bir öyküyü
Yere çalmasıydı çürük diş şövalyelerinin.

Sen beni tuzlar kadar sevmiştin,
Ben seni karlar kadar, sevgim sevginde erimiş
Sevişmiştik, erimiştik kaynar sulara.
Oysa bilirsin nicedir
Bir yağmur bedduasıydı aşklar
Ve her şey ne kadar da aşağılıktı.

Geldiğin gece kar yağmıştı kentin üstüne
Gökyüzünden gözlerin düşüyordu hiç durmadan,
Kar sıcağı sorular kadar tehlikeli gözlerin.
Ne kadar güzeldin, bütün resimlerin ve eşyaların
Sözünü kesiyordu yüzün. Bedenin dolusu
Karadeniz kokuyordun... Sendin elbet hayatın
Altımdaki iskemleye vurması yakın bir ânında
Kirpikleriyle ipimi kesen peri; soluğunu
Tehlikeyle sıvayan kadın.

Gözlerin her şeyi değiştirebilir miydi?
Salıncağa  binmiş bir zerre gibi kim bilir
Kaç kez esrimiştim inanabilmek için buna.
Ve yalnızca kellemi değil, bütün bir
Bedenimi almıştım koltuğumun altına.
Donmuş kan damardan kovulmalıydı çünkü
"böyle olmalıydı ve oldu işte."

Tabulardan koleksiyon kurmuş bir kent için
Elbette ki toplumsal bir sorundu kalbin.
Bütün avcıları peşine takacak kadar
Çok sevmiştin çünkü uçmayı, yasaklı
Serüvenler getirmiştin. Ve nasıl da kalabalıktın
Bu eve fazla gelen bir yanın vardı senin,
Bütün kollarımla sarılıyordum da vücuduna
Kapıda kalıyordu yine de bir yarın.

Belli ki toplamadan gelmiştin ayak izlerini,
Kilitlenmiş adımlarla örtülü bir kente
Yalnızca kabına sıkışmış bir kıpırtı
Kalmasın diye eyleminden...

O gece anlamıştım: her yerinden yüreği
Taşan bir kadındır bir şaire gereken;

Bir karla gelendir, bir kardelen.

Devrim DİRLİKYAPAN                  





1 Ocak 2017 Pazar

Oyuncağımı Benden Almayın!

Özlem Ekici

   Toprağını kaybetmiş bir dünya, yeşilliği solup gitmiş bir orman, yıldızları sönmüş bir gökyüzü... Tüm bunların bir farkı var mıydı oyuncağını kaybetmiş bir çocuktan?
Ve 'mutluyum' dedim geceye.
'Ben mutluyum. Bu sefer mutluluğumu benden alamazsın.'
Oysa karanlığın varlığı bile yeterliydi beni almak için. Hayallerimin bekçileri, karanlığın bir üfleyişiyle uçuvermişlerdi benden uzağa. Çünkü anlamsızdım. Çünkü gülümsemelerim bile anlamsızdı. Tüm mutluluğum plastik birer oyuncak gibiydi ufak bir çocuğun ellerinde. Ve ben o ufak çocuktum işte. Dokunulmaktan bile ürken, her gülümseyişi nedensiz kılabilen, ağlayan, içten içe haykıran ufak bir çocuk.

     Korkuyordu bu çocuk. Ölümden değil de yaşamın ta kendisinden korkuyordu. Sahip olamadıklarına asla sahip olamayacağından değil, sahip olduklarını kaybedebileceğinden korkuyordu. Ve dışından aptalca bir gülümseme takınırken içinden somurtuyordu sonsuzluğa. Tıpkı zaaflarından sıyrılmayı başaramamış bir oyuncu gibi boynu bükük iniyordu sahneden aşağı. Hayallerini kaybediyordu bu çocuk. İçten içe umudu yok olurken ağlıyordu. Oysa kimse duymuyordu onu. Çünkü herkes o sahte gülümseyişe kanıyordu. Çünkü herkes gözlerini kapıyordu gerçeğe. Çünkü kimse görmek istemiyordu gözlerindeki o bakışı, o anlamsızlığı...

     Toprağını kaybetmiş bir dünya, yeşilliği solup gitmiş bir orman, yıldızları sönmüş bir gökyüzü... Tüm bunların bir farkı var mıydı oyuncağını kaybetmiş bir çocuktan? Hayır, hiç sanmıyorum. Gerçek oyuncağın yerini alamaz asla sahte, plastik bir oyuncak... Bir gülümseyiş asla saklayamaz gözyaşlarını. Ama yine de görmek istemeyenler göremez; sahtekarı ayıramaz gerçeğinden. Ve bilmek istemeyenler duyamazlar asla gerçeği.

     Ne yazık ki bilmek istemeyenler çevrelemiş bu çocuğu. Ne yazık ki sağır ve dilsiz olduğunu fark edemeyenler manipule etmiş onu. Ve çocuk en sonunda anlamış, gerçeği bilmiş, gerçeği duymuş. Ve çocuk anlamış kimsenin onu dinlemeyeceğini. Ve dinleyen olmadıkça asla kurtarılamayacağını fark etmiş. Gözlerini kapatmış hayata. Geride bir damla gözyaşıyla... Kulaklarını tıkamış insana... Ardında kesik bir çığlıkla...

     'Hoşçakal gece' demiş yalnızca.
     Hoşçakal bilemeyenlerin dünyası!
     Elveda sana!
     Elveda çığlıklarımın sonsuz yankısı!!


Ufacık Bir Not: Bizi Facebook üzerinden takip edebilirsiniz...


İçime Sustuklarım

Özlem Ekici

   Anlaşılabilmek bu kadar kolay olsaydı, bu "öfke, hüzün ve acı" cümleleri kurulabilir miydi? Bunca şarkının her bir notasına, tek bir harfine onlarca anlam yüklenir miydi? Bu hep sürecek; gece kendi gölgenize kusacak, sabah yerlerden kırık-dökük kelimeleri toplayıp bir sonraki gece için yama yapacaksınız. Ve bunları, tüm o kusmukları, -sıçradığı kadarını-, yalnızca buradakiler bilecek. Ve büyük ihtimal, buradakilerin çoğunluğu da algılayamayacak, anlayamayacak. Kimse anlayamaz zaten; yaşayan, hisseden bile tam anlayamıyor ve tam anlatamıyorken... Ama yine de, iyi ki kağıt -kalem-klavye; kahve-sigara var; hayali dostlar gibi... Şu da var ki; kırık-dökük de olsa, yamalı da olsa, kıyısından-köşesinden geçiyor da olsa -zihindeki o yanık hislerin- dökebilmek de ne büyük rahatlık; her şeyi gören, bilen, anlayan ama anlatamayan kekeme çocuk gibi çırpınanlar da var -sessizliğe gömülen-… İç sesini her nasıl olursa olsun harf harf kelimelere, cümlelere yama yapabilenlere gıpta edenlerden olmak da vardı -ben gibi-… Kendine sayıp-sövmek bunun adı, sonu da yok. Çünkü hiç kimse bilmeyecek, anlamayacak; siz de "belki" diye diye habire kusacaksınız...
Ya da, bir seçenek daha var; susacaksınız; sonsuza kadar...

   "Düz bir yolda yürüyor olsaydın, tüm ilerleme isteğine rağmen hala gerisin geriye gitseydin, o zaman bu çaresiz bir durum olurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması, bulunduğun yerin durumundan ileri gelebilir, o zaman da umutsuzluğa kapılmana gerek yoktur."
-Franz Kafka       

    Gecede yağmur, ve bir ben sokaklarda… Her köşe başında bir şarkı geçiyor içimden. Boyumu aşan cümleler kuruyorum bazen. Sanmayın, çok uzun falan da değilim hani ne kısa ne uzun. İkisinin arası, ortası. Geceye düşen bir yağmur damlası nasıl mahzun, nasıl suskun, nasıl yalnız eriyip gidiyorsa; öyle sessiz, öyle ıssız, öyle biçare kaldığım gecelerde döküyorum cümleleri. Oysa sessizlikte buluşur duygular ve tamamlar birbirini en saf, en gerçek haliyle... Sessizlik, kelimelerin yokluğu değildi bu yüzden; anlamların buluştuğu, o huzur denilen bilinmezlikti… En derin sevilerin en yüce hali...

    "..ve susmada bile sözler, yalvarmalar vardır..."
 -Montaigne                                                                                

Velhasıl söylenememiş her söz şiirlerde birikiyor.

İçine susan insanlarla doluydu sokaklar,
İçine susayana acı gelir adımlar.
Ve bir kuş,
Terk edilmiş bir evin,
Kırık penceresinden girip,
Savrulmuş bir defterin üzerine,
Etraftan bulduğu çer çöplerle,
Yavruları için yuva yapar.
Defterin üzerindeyse;
"İçime sustuklarım" yazar.





Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2017