Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

24 Nisan 2017 Pazartesi

ÇİMENLERİ SEVERDİ

Özlem Ekici
  Dışarıdan bakıldığında kırklarında birinin bedenini değil de gezegenin yakınından geçmiş kuyruklu yıldızın bıraktığı kadar hasarı olan bir bedeni vardı. Hafif kırçıl saçlı, yıllardır uzamayan sakalı, aksak sağ ayağı, balkon denilemeyecek kadar küçük ama göbeksiz denilemeyecek kadar da ayva etli, gülümsemesinden sonra insanın aklından çıkmayan, eskilerin tabiri ile fazlasıyla babacan biri ama bir o kadar de deli bir insandı. Adı Ömür, bir dertsiz adamdı.

  “Neden yaşlanmıyorsun?” desen, “Her minibüse bindiğimde cebimde tam para tutuyorum, stres yok” derdi. Hiç minibüse binmezdi. Sen ben kadar fakirdi. Tek geçim kaynağı bir Hristiyan mezarlığının çimenleriydi. Ömrünü yeşile adamış, ölümü senden benden önce görmüş ve dersini almış biri sanırdın. Bazen anlatmaya başlardı.

  “Bir gece canım sıkıldı gittim mezarlığa. Belki dedim beni özleyen olmuştur. Daha bir gece önce gelen bir çocuk vardı. Adını hatırlamam ama ağlamasını unutamam. Yanında kız arkadaşıyla gelmişti ama babasıyla dalga geçercesine konuşuyordu.” Eğlence olarak anlattıkları acıydı.

  Ayağını sorsan boğanın altında kaldığını, otobüs çarptığını, Taksim’de bıçaklandığını, doğuştan olduğunu, eski karısı yüzünden bacanağının arkadaşları ile olan kavgada olduğunu filan anlatırdı. Kimse hiçbir zaman ayağının neden aksak olduğunu bilemedi. Arada bir söyledi ama biz anlamadık belki de!

  Bir gece birlikte yürürken konuştuk dertleştik yine. Ertesi gün mezarlığa gittim. Yoktu. Ömür amcanın çimenleri boştu. Evinin önüne yürüdüm, polis kaynıyordu. Ambulans gelip, bedenini alana kadar izledim onu. Her an kalkacak gibiydi.

  Öğlen gibi hastaneden karakola döndüğünde, onları gördüm. Üstleri çamur içinde, nezarethanede tost yiyorlardı. Ne oldukları ve ne olacakları belliydi. Ama ne kadar hasar verdiklerini asla anlayamayacaklardı. Ömür amcayı öldürmenin ne yararı dokunmuştu ki onlara?


  Hristiyan olduğunu yarım-yamalak ingilizcem ile konuşabildiğim kardeşinden öğrendim. En sevdiğim giysileri kendim ütüledim, ölü bedenine makyaj yapılırken izledim. Biz üç-beş neye inandığı belli olmayan insanın katılımı ile gerçekleşen cenazesini, yıllar önce yaşamış sevdalısının yanına gömerlerken anladım birçok şeyi. Çok sevdiği çimenlerin altına yatırılırken tek düşündüğüm bundan sonra Ömür amcayı soranlara anlatacağım dünyada kavuşamadığı sevgilisine olan vefa öyküsü olacaktı. Çimenleri hep yeşil kaldı Ömür amcanın, tıpkı sevdiği gibi. 

21 Nisan 2017 Cuma

Sonsuza dek Sophie

Özlem Ekici
Gözleriniz madam!
Gözlerinize bakıyorum da;
Sanki bir yangın yeri!
Yüzünüz talan edilmiş bir imparatorluktan kalmış gibi!..
Bir şair oturmuş o iki kaşın arasına,
Tüten dumana ve akan kana bakmaksızın!
Aldırmaksızın parlıyan (patlayan) bombalara, şiir söylüyor gibi…

Aslında aşktır en çetin meydan muharebesi.
Siz koşuştururken lise bahçelerinde,
Dilinizde Goethe’den yarım yamalak ezberlenmiş iki dize,
Ve deri ceketinize yaslanmış yürürken yağmurda,
Bir şairdim ben; kalbini büyüten dumanlı odalarda!..
Benim kalbim dumanlı odalarda büyüdü madam, yalan yok!
Yalan asla olmayacak; çünkü ‘aşk’ üstümüze serpiştirip kaçan o yağmur,
Bir gün sizi de ıslatacak!..
Bir gün siz de hüzünle bakacaksınız kalbimin içine,
Orada yenilenmiş (yenilmiş) bir şarklıyı göreceksiniz!..
Biz şarklılar, yani Allah’a inananlar, oruç tutanlar,
Ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar;
Hep yenildik!
Farklı mağlubiyetlerden kurtuldu (kuruldu) tarihimiz!..
-Diyorum ki…
Vaktin varsa bu akşam…
Bizim yüzümüz kızarır madam,
Söylemeyiz!
Biz uzaktan sevmelerde birinciyiz.
Genç kızlara başımızı çevirip bir bakmayız,
Bir bakarsak, usulca elimizden kayarak; parçalanır kristal gençliğimiz!..
Biz kristal gençleriz madam,
Kolayca tuz buz oluruz!
-‘Eve gitsem daha iyi’…
-İyi de benim o darmadağın halimi bırakıp nereye…
Her gece saatlerce alıştırma yapıp da,
Bir tek veda (sevda) sözü fısıldayamamanın sıkıntısını…
Aşksızlıktan solan bu cismi terk edip nereye gidiyorsun(uz) madam?
Merdivenlerde peşinizden koşup da,
İsminizi haykıramamayı…
Size bakarken; derin bir acıyla kıvrandığımı fark etmeden, nereye ha?
Sophie, Rosemary, Ayşegül. Onun için üç isim seçmişti.
Yukarıdaki satırlara baktı,
Ve “-Ben bunun âlâsını lise yıllarında yazdıydım” diyerek iç geçirdi.
Fakat nâlet olası o duygu yakasına yapıştığına göre,
Bir kez daha aynı sözcükleri kullanarak;
Bir öykü yazmalıydı!
Onun için üç isim seçmişti,
Kendisi için üç ölüm!..
Bir gün yağmur yağsa,
Sırılsıklam o yağmurda ıslanacak,
Ve elinde sımsıkı tutuğu bir karanfille,
Gözyaşları saçlarından sızan yağmura karışacak (karışarak),
Onun kapısı önünde duracaktı…
Onun kapısı önünde duracak,
Ve asla (zili) çalmayacaktı!
O kapının önünde saatlerce ağlayacaktı.
O sırada fonda ‘’In your green eyes‘’ çalacaktı!..
-Sophie! Sophie!
Heyhat, Sophie gidiyordu!..
Mağrur bir prenses gibi şairin kalbinden sürgün edilmişti.
Sanki hilafet ilga ediliyordu!
Saltanat sefalete mahkum edilmişti!..
Tarih yeniden yazılıyordu…
-Sen benim sürgünümsün Sophie!
Benim ülkem dağlık ve karanlıktır.
Dağların arasından bana bir yol vardır!..
O yolu yürümek zordur!
Sanki bir nüfus sayımı günü!..
Sokaklar boşalmıştı (boşaltılmış).
Pardesülü bir adam, sırtını asırlık ağaca vermiş,
Geniş bir alanın kenarında mızıka üflüyor.
Zaman zaman gözlerini uzak bir noktaya sabitleştirerek;
Kendisine bir soru soruyor.
Doğru cevabı bulmak için uzun uzun düşünüyor,
Ve gözleri ışıldayarak cevabını mırıldanıyor;
Bir gün o da gözlerindeki bu ışıltıyı fark eder
Ve elini kalbine değdirdiğinde içinde deveran eden;
O yoksulun aşkını tanımlar,
O şarklıyı keşfederse, yazacağı ilk şiire adını verecek:
‘Sonsuza dek, Sophie’…
Kemal Sayar

19 Nisan 2017 Çarşamba

GELİŞMELER AŞKINA!

Özlem Ekici
  Merhabalar, bugün sizlerle iki güzel gelişmeyi konuşmak üzere geldim kuruldum masama. Ben bu gelişmelerde çok mutluyuım, umarım sizler de sevinirsiniz benim adıma. Hadi hemen güzel gelişmelerimize dönelim. 

  İlk güzel gelişmemiz beni sosyal medya hesaplarımdan takip edenlerin bildiği üzere artık Kalender Dergisiyle çalışıyorum. Dergimiz Kasım 2014 'ten beri yayın hayatına devam ediyor. İki aylık olarak yayınlanan dergimizin içeriği dopdolu, üstelik çocuklşarımız için de yazabilecekleri bir bölümleri var. Dergiyi satın alabilmek için size satış yerlerini gösteren bir görsel bırakıyorum ayrıca dergiyurdu.com adresinden de ulaşabilir ve satın alabilirsiniz. Dergi hakkında daha fazlası için bana ya da dergimizin gmaili olan kalenderdergisi@gmail.com adresine mail atabilirsiniz.



  Bir diğer güzel gelişmemiz ise jdsezer.blogspot.com.tr bloguna verdiğim röportaj. Öncelikle Sezer beyin blogundan bahsedeceğim. Sezer beyin blogu çok yeni olmasına rağmen sade ve güzel bir projesi var. Bu projesi birçok blogger ile röportaj yapmak ve buna son gaz devam ediyor. Ben de beni tanımak isteyenler için röportajı yaptık, yayınladık. Beni merak edenler için röportaja buradan ulaşabilirsiniz. röportaj için tık
Bu güzel gelişmeler yüzünden blogu biraz boşlamış olabilirim ancak birkaç gün sonra bomba gibi geleceğim.
Buralarda bir yerlerde hep görüştük, hoş kalın.

16 Nisan 2017 Pazar

YEDEK HAYALLERİN VERDİĞİ ATALET

Özlem Ekici
  Gördüğümüz yerde bir ışıltı var, evet bir ışıltı. Saat kaç? Uzaylılar bu saatte gelmezler. Söndü ışık, neler oluyor? Bir hayal miydi yoksa gerçek miydi?


  Hayaller vardır, bir ışıltı gibi ansızın belirir düşünceler göğümüzde. Sonra aniden sönüverir ne olduğunu bile anlamadan. Sonra tabi bir de daima hayal olan ama gerçekleşmeyecek gözüyle baktığımız ve bu olmazsa şu olsun bari dediğimiz hayaller topluluğu vardır. Yedek lastik taşır gibi bir hayale bağlı yedek hayaller de vardır düşünce göğümüzde. Hayaller kurarız, bazen abartır hayallerde yaşarız. Gerçeğe döndüğümüzde “Nereye getirdin bizi kaptan ya!” der gibi kalırız.
  Apartmanımız arka bahçesinde bir nar ağacı var, ama ne işe yaradığını henüz anlayamadım. Her yıl çiçek açar, nar verir. Düşünüyorum da onun da hayalleri var mıdır veya yedek hayalleri nasıldır? Ben bu yıl dünyanın en fazla narını versem ne güzel olurdu diye düşünüyor mudur? Sonra ne boş konuştum ha deyip bu yıl sadece açtığım çiçeklerin yarısı kadar nar versem yeter diyor mudur? Yedeğe al hayalleri kaptan, sonra bize oradan bir duble daha hayal koy. Hayal kurmak güzel ama hayalleri hayat denen oyuna sokmak zor. Alın hayalleri oyundan, yedekleri pistten alalım lütfen. Sanırım bir nar ağacının en büyük hayali dünyanın en iri narını vermek falan olurdu, insanlar yemesin ama incelesin der gibi devasa bir narı barındırmak ne müthiş olurdu. Narlaşma yazar neler diyorsun sen? Ağaç oluyorsun anladık da bu kadar nara bağlama.
  Saçmalamanın bir üst seviyesine atlayan sayın yazarımız daha fazla nar ağacını süzmemesi gerektiğini anlayınca perdeyi çeker ve yedek hayallerine geri döner. Bazen otobüste karşılaştığım bir amca vardı böyle yaşlı ama genç gibi sonra şişman ama zayıfımtırak bir de uzun ama kısamsı falan bir amca işte. Sürekli ettiği bir muhabbeti var. Kim denk gelse hep aynı öğütler ve hayallerini anlatıyor. Emekli öğretmen olmak istermiş ama olamamış çünkü halen çalışıyor. Bence işi olduğu için sevinmeli zira ben hala işsizim. İş konusunda tüm taktiklerini denemiş ve iş bulmuş amcamız ve emekli olmak için yaşını bekliyorken denk gelen gençlere hayallerinden ve tecrübelerinden aşılıyor. Neden bilmiyorum ama bu yazıyı yazmadan önce aklımda ilk o vardı ne ara nar ağacına geçtim bilmiyorum.
  Yedek hayallerimiz var, oyuna sokmayı beklediğimiz ve bir de asil hayallerimiz var ki bulutlarımızın üstünde altın bir tahtta oturtup ölünceye kadar orada ağırladığımız ve asla oyuna sokmayacaklarımız. Asiliyle yedeğiyle hayaller güzel ve hayal kurmak güzel. Günün birinde acaba şahane yazılar yazacak mıyım diye beklettiğim asil hayalimi de alıp gideceğim birazdan. Yazmak bile bazen içimden gelmezken hayallerimin arasında ona dair bir asil hayal ve yedeklerinin olması ironik değil mi?
  Sanki artık oyunun ortalarına geldikçe hayaller bütününde yedek sayısı artıyor. Asiller bir kenara bırakılıyor gibi hissediyorum. Elimizdekilere göre hayalleri dallandırıp budaklandırıyoruz. Yedek hayallerimiz hayatımıza yani oyuna daha çok yaklaşıyor gibi. Her şey birer yanılgı olsa hayat da birer hayal olur muydu?

Yedekleri oyuna sokmakta geç kalmamanız dileğiyle, hoş kalın.

12 Nisan 2017 Çarşamba

LEYLA'YA SİLİNECEK ŞİİRLER

Özlem Ekici

Leyla
seni dün ışıksız bir sokakta gördüm
özlemişim güzel bakan çehreni
güzel insansın vesselam
seni gördüm
bir cebinde elin, diğerinde sigaran
seni gördüm
boşluğa bakıyordun
boşluğa yürüyordun
sağlam, güzel adımlarla
boşluğa koşuyordun hep yaptığın gibi
seni gördüm
omuzunda yağmur
omuzunda eski bir yağmurluk
omuzunda dünya, ve dünyada güzel olan ne vardıysa omuzunda
güzel insansın vesselam.

leyla
tutturmuşuz bir güzel insan olmaktır
sen, güzel insanlığınla ışıksız bir sokakta
ben, bütün insanlığımla peşinde
tutturmuşuz bir güzel insan olmaktır, gidemiyor
ne hayrını gördün bugüne dek?
a güzel kızım 
omuzunda eski bir yağmurluk var
ayağında evin olmayan toprak
yüzünde solmamış bir tebessüm
umudu hala çıra gibi yanan bir meczup
a leyla
a güzel kızım
sen kendine ne yaptın?
hangi sokakta bıraktın sana verdiğim atkıyı
boynuna hangi rüzgarı aldın
sen beni hangi bozuk bahçeden çağırdın leyla
bu ne yaman iştir
burası
hangi güzel ülke olmalıdır leyla?

tutturmuşuz bir güzel insan olmaktır
bu nasıl güzel insan olmaktır leyla
sen, bütün gaddarlığınla asfaltsız bir yolda
ben, bütün acziyetimle peşinde
tutturmuşuz bir insan olmaktır, gidemiyor
bu diyarda asfalt olmalı leyla
bu diyarda toprak olmalı
bu diyarda, senin omuzunda adım adım dolaşan bir bulut olmalı
bu diyarda, senin omuzunda olmalı

omuzunda yağmur
omuzunda yoksul bir yağmurluk
umudu hala çıra gibi yanan bir meczup
leyla
korkuyorum, zira
boşluğa bakıyordun
boşluğa yürüyordun
yarım, umutsuz adımlarla / boşluğa yürüyordun

a güzel kızım
a benim çıra gibi yanan meczubum
sen beni hangi bozuk bahçeden çağırdın?
bu ne yaman iştir
bu nasıl bir yağmurdur leyla
çek şunları üstümden
al şunları üstümden
atkımı bok dolu bir çukurda buldum
umudu çıra gibi sönen bir meczubum 
beni bırak
takıntılarım var
git buradan leyla, git!
kalbini kıracağım dedim
omuzların düşecek
yağmurun düşecek dedim
yağmurluğun düşecek
umudum çıra gibi sönüyor leyla
a leyla
a güzel kızım
sen kendine ne yaptın
a leyla
a güzel kızım
sen
kendine ne yaptın?

Deniz Tekin


11 Nisan 2017 Salı

YATMANIN CAN SIKAN ATALETİ

Özlem Ekici
  Birkaç gündür yazı yazma istemiyle doluyum ancak yazmaya başladığım gibi kalkıp evde dolaşmam bir oluyor. Sabah haberlerini izliyorum, ölen masumlar ve buna benzer birçok can sıkıcı haberle içim burkuluyor ve daha çok yazamamak için sebep buluyorum kendime. Bazen duvarla konuşup bakışıyoruz ve o da bir çözüm bulamıyor derdime. En sonunda alıyorum elime kitabı okumak için değil okurken uyuyakalmak için. Gonçarov’un ‘Oblomov’ adlı kitabını okuyorum ve gittikçe ona benziyorum. Kitap beni içine çekiyor sanki. Bir haftadır masamda duran defterime üzeri karalanmış notlarıma bakmak geliyor aklıma, yatmaya devam ediyorum. Gidip film izleyeyim diyorum, yatmaya devam ediyorum. Yazmak için çabalayayım diyorum, yatmaya devam ediyorum. Ne için niyetlensem yatmaya devam ediyorum.


  Sözün kısası bu aralar tükendim, ne yazıyorum ne de okuyorum. Bir süre bloga ara mı versem diyorum ama vicdan izin vermiyor. Levla beni dürtüyor, hadi yaz bloga okusunlar diyor; yatmaya devam ediyorum. Diyeceksiniz ki bu kız ne çok yattı, kalkmak için bir sebep bulamıyorum ki oblomovluk kanıma işledi. Öylesine yazıyorum yine. Boş sözler belki ama anlaşılmak için yazmadığımı daha önceden de demiştim. Anlatmış olmak için yazıp boşaltıyorum içimi.

  Duvar da çözüm bulamadı bana, ne oblomov oldun sen böyle diyorum; yatmaya devam ediiyorum. Sonuç mu ben de bilmiyorum, duvar da bilmiyor. Sanırım kimse bilmiyor. Oblomovluk kanıma işledi okurken, sen nasıl kitapsın yahu?

  Dergilere yazılarımı atıyorum ama hep daha önceki yazılar, yeni yazılar yok; yatıyorum çünkü. Oraya buraya karalıyorum, yatıyorum. Duvara resim bile çizdim ama yatıyordum. Duvar soğuktu, yatıyordum. Oblomov sabahtan akşama kadar yatıyordu, yatıyordum ben de. Düşünüyordum, yatmaya devam ediyorum. Yazıyorum, hala yatıyorum.

Ve nihayet son. 


10 Nisan 2017 Pazartesi

AKIP GİDEN ZAMAN İSE

Özlem Ekici

  Zaman su gibi akıp geçiyor. Vakit bir türlü geçmiyor derken yıllar hayatlar geçiyor. 100 yaşına gelmiş birine soruyorsunuz nasıl geçtiğini hiç anlayamadığını söylüyor. Kime sorsanız hep aynı cevap. Zamanı iyi değerlendirmemiz lazım. İkinci bir hayatımız yok. Ya zamanı hoyratça kullanıp tüketeceğiz, ya da dolu dolu yaşayacağız. Biriktirme şansımız yok çünkü.
Eflatun’un dediği gibi “aynı suda iki kez yıkanılmaz, zaman akıp gider”. Ama insan şimdiyi yaşamaz ya geçmişe takılı kalır, ya da geleceğe odaklanır. Hep varılacak bir yerin telaşı içindedir. Yaşam yolculuğunun tadını çıkarmaz. Hep bir an önce bir bilinmeze varmak ister. Halbuki yaşamak bir yolculuktur, süreçtir. Varılacak bir yer değildir. Sonra bir gün gelir ki varılacak o yer aslında bir son.
Can Dündar'ın dizeleri zamanın nasıl akıp geçtiğini anlatır gibi bize.
"Bir sarı lira gibi ömür.
'Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek' dediği gibi şairin,
O telaşla bırakın Paris yolunda ılık rüzgarla taramayı saçlarınızı,
Sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz.
Gözümüz saatte söyleştik hep, koşuşur gibi seviştik,
Yarışır gibi çalıştık.
Hep yetişilecek bir yerler, aranacak adamlar, yapılacak işler vardı.
Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin terine bulaştı.
Başkalarının hayatı, bizimkini aştı.
Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine, kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu veya yavuklu busesiyle uyanma düşlerini ha babam erteledik.
20’li yaşlardayken 30’lara kurduk saatin alarmını, 30’larımızda 40’lara, belki sonra 50’lere…
Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat, kuşlukta uyanma fırsatı sunduğunda size, artık uyku girmez oluyor gözlerinize.
Doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda, söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda.

Özenle sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz, vakit gelip sandıktan çıkardığınızda, bir de bakıyorsunuz ki, tedavülden kalkmış."

8 Nisan 2017 Cumartesi

Mataramda Tuzlu Su

Özlem Ekici
West Indies,Kızıl Elma,İtaki,Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların arasında uygunsuz biriyim
vahşetim
beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir
acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Başım açık, saçlarımı ikiye
ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem
şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
cesur ve onurlu diyecekler
halbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara
işime yaramıyor
rençberlerin o rahat
ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda
bana yargı yükleyenlerin
utançlarından yapılma mücevherler
sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin
mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Bir hayatı,ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta
askerken kantinden satın aldığım cep aynası
bazı geceler çıkarken
uçarı bir gülümseyişle takındığım muşta
gibi lükslerim de burda kalacak
siparişi yargıcılar tarafından verilmiş
bu hayattan ne koku, ne yankı, ne de boya
taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım
burada bitti artık işim, ocağım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

İsmet Özel


7 Nisan 2017 Cuma

GÜLŞİİR

Özlem Ekici

Geceyarısı, karanlık bir bozkırda
Işıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
içinde onca insan, içinde dünya...
Soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
Ve bilmeyen sonsuzluk nedir,
Haklı olan kim bu kargaşada?
Ateş ve su, yaşam ve ölüm, irin ve şiir
Ucu bucağı olmayan bu çığlığın
Ortasında nasıl barışılabilir?
Anlamak isterim, hangi yasa
Bir beşikle bir darağacını
Aynı ağaçtan, ne adına varedebilir?

Sorular sormak için geldim şu dünyaya 
Yasım acıların yasıdır
Boynumu üzgün bir çiçek gibi kırıp da
Yollara düştüğümde, başımda deniz köpüklerinden
Ya da sabah yellerinden bir taçla
Yürüdüğüme inanırdım - yanılırdım
Geceyi günle, acıyı sevinçle kardığım
Bu söylencenin bir yerinde durakladım
Ve anlatamadım, konuşamadım bir daha.

Acını ödünç ver bana, gözyaşlarını
Damarlarında uyuyan sevinci ödünç ver
Yitirdim çünkü onları da..
İlenmiyorum, el çırpmıyorum artık
Ne aklımda yaşadıklarım üstüne düşünceler
Ne de geleceğime dair bir tasa.
Gelirken çan çalmıyor yalnızlık
Bir adam, bir sokak, bir ev
Yüzle, gülüşler, susuşlar boyunca

Soruların vardı senin, ne çok soruların 
Gözlerin dünyayı eleyip dururdu boyuna
Bir fısıltı gibi başladı sevgim
Çığlık oldu, kağıtlarda çiçek açtı sonra
Sonrası...Mutlu bile olduk bazı
Artık sen yadsısan da ne kadar
Ya da ben bilmiyorum mutluluk nedir
Anlatsın yollar, yollar, yollar...

Şimdi gece, soluğumu verdim içime
Az önce kağıtlara gül kuruları serptim
Dolaplardan kekik, nane kokuları çıkardım
Öylece serptim, seni yazacağım diye
Sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın 
Aklımın almadığı bir yerde, öylesin
Şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık
Bize artık yeter de artar bile...

Dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
En yakın dostlarımın birer birer
Vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
Ölümünü gördüm, ama kimse
İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkca
Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
Vereceğimiz tek şey budur dünyaya.

Şu dağılgan yüreğimi, şu köpüklere imrenen
Yüreğimi bir gün yollara atarsam
Bir gün bir nehir yataklarına dolarsam, korkarım
Suyumun çoğu senden yana akacak
Bütün sözcüklere adını ekleyeceğim
Güldeniz, Gülekmek, Gülyağmur, Gülsarap
Gülaşk, Gülsiir, Gülahmet, Gülerhan
Ey gül yaşamım, yitip giden düşlerim!

Gecelerdi, solgun - sessiz tüterdi yüzün
Yatağımda bir kımıltıydın, dilimde türkü
Uykusunda konuşurken sesini öptüğüm
Varmak için beyninin kıvrak dağ yollarına
Kokundu, bedenimi saran o ince buğu
Esintisinde usul usul yürüdüğüm
Ki değişmem yaseminlerle, portakal ağaçlarıyla..

Sanki bir kız yürürdü yollarda
Evimin sokağına girer, paspasa ayaklarını silerdi
Kapımı açardı gümüş bir anahtarla
Sanki hep gelirdi, sevişirdik bazı, konuşurduk
Tozlu kitapların yığıldığı odalarda
Kalırdı duvarlarda gülüşünden bir tini
Yatağımda bedeninden bir oyuk.

Benimse ellerim titrerdi, alnının aklığından
Saçlarına saçlarına doğru titrerdi
Şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim
Titremiyor artık , yolunu biliyor şimdi
Geceyarılarını çoktan geçti
Bu şiir bitmeyince varolmayacak ellerim
Ellerim uykusuz, ellerim geberesiye yalnız
Süzülüp alçalıyor karanlığa doğru.

Bütün yaşamım seninle geçiyor belleğimden
Seninle var ve seninle sürüp gidecek artık
Bir akdeniz kentinde limon koklayan
Ve hep ufkun ardına bakan çocuk
Acıyı buldu sonunda, kanayan bir gülden
Çaldı yüzünü bir yaşamlık
Geçer şimdi dumanlı bir kentin sokaklarından
Şaire çıkar adı - az buçuk kaçık.

Yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuyum ben
Oturup da şimdi aşk şiiri yazmam bundan
Gülsün köpek sürüsü, lime lime edip
Bu dizeleri, satsınlar haraç-mezat
Doğru, benden sonra da tufan kopmayacak
Ama haykıracağım laflarını tuzla kesip
Yitip giden bu aşkı, nefesim tükenene dek.

Beynime bir sarkaç gibi vuruyor sorular
Neresinde yanıldık biz bu yaşamın?
Hangi el bozdu büyüyü, hangi yazı
Acılara hüküm verdi, soldan sağa taşarak?
Kalbimde yıllardır kabuk bağladı yaralar
Ödüm kopuyor, bir gün hepsi birden kanamaya başlayacak diye
Yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye
Hep direnen bir yanım kalacak
Adımın soluk izi, acının seyir defterinde.

şimdi gece, bindokuzyüzseksenikiyle
Üçyüzaltmışbeşi çarp - oradayım işte
Yorgun değilim, umarsızım yalnızca
Geçmişle geleceğin öpüştüğü yerde bir nokta
Gibiyim ve çoktan dürüldü defterim
Uçurumlar üstünde uçuşur dizelerim
Onlara köprü olacak bir beden yoksa da..

Bu benim yalnızlığım, dalsızlığım benim
Kana kana içtiğim çeşmelerden susayarak ayrılmak
Titreyen bir ışık karanlıklarda
Onu kim görebilir, kim tanıyabilir?
Sonuda hep bir soruyla karşı karşıya kalmak
Boynumun borcu bu, ödenmedi yıllardır.

Her aşktan böyle bir şiir kaldı bende
Yaşamımın bir dilimini özetleyen
Unutuşun çiçekleri bunun için hiç açmıyor
Donuyor bir gülüş tek bir dizede
Yaşanmış yüzlerce anı, buruk bir özlem
Çivileniyor beynimin bir yerlerine
Geride -hayır- acılar filan da kalmıyor
Bir boşluk yalnızca, uçurumlara özenen.

Nefret ediyorum ve seviyorum seni
Girdiğin bütün kapıları açık bırak
Birazdan git diyebilirim çünkü..
Çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini 
Tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
Çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
Uzayan, akan bir irin yolu gibi.

Sözcükleri güden çobanları var kalbimin
Beynimin yaşamı saran kıskaçları
Bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
Yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
Sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
Ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
Böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.

Çapraz yalnızlıklar astım göğsüme
Yollarda bir  savaşçı gibi yürüdüğüm doğrudur
Gözlerle, dillerle kuşatılmış bir ülke
kalbimdir ona tek sınır
Susmayı bunun için severim bir çığlık gibi
Donup kalır sesim kendi göğünde
Onu ne anlayan, ne de duyan bulunur.

Yaşamım sonsuz bir hac yolculuğuna dönüşüyor burada
Kendi içimde ya da uzak yollarda
Bulduğum ve yitirdiğim bütün varlıklar
Bir mozayiğe biçim veriyorlar sessizce..
Bende dünyanın acısıyla sevinci öpüşüyor
Irmakların birleştiği o nokta benim
İtilip tekmelendiğim bütün kapılarda
Bana atılan her taş şimdi çiçek açıyor.

Bir gün anlarsın beni neden suskunum
Dünya içimde konuşurken böyle
Bedenimi aşıyor yorgunluğum
Karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
Bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
Ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.

Adını çoktan unuttun yüzün aklımda
Ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
Ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
Bunun için ben Gül dedim sana..
Yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
Kökleri toprağı saramaz olur
Üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan

Söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
Çizerim yüzünü kuşların kanatlarına 
Her çırpınışta gökyüzüne dağılır
Yüzün, hücrelerine varana dek uçuşur.

Kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor
Parklar, sokaklar, söylenmiş ya da söylenmemiş sözler

Yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
Ve her yerde düş tacirleri, şiirseviciler
Bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar aptalca
Büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
Ben aşkın son hasatçısı, son peygamber
Gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.

Sana artık bir sığınak olsun bu şiir
Noterlere ver onaylasınlar - her hakkı saklıdır
Düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
Yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
Öyle acemilikler yaptım ki ben
Hiç kalır bu şiir onların yanında ve
Nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.

Görüp göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
Çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
Aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
Bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
Yakınmıyorum, yerinmiyorum hiçbir şeyle
Kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
Bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
Senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak...

Ahmet ERHAN

6 Nisan 2017 Perşembe

BENİ GÜZEL HATIRLA

Özlem Ekici
Beni güzel hatırla
Bunlar son satırlar
Farzet ki bir rüyaydım esip geçtim hayatından
Yada bir yağmr sel oldum sokağında
Sonra toprak çekti suyu kaybolup gittim
Beklide bir rüyaydım
Senin için..
Uyandın ve ben bittim
Beni güzel hatırla
Çünkü sevdim seni ben her şeyini
Sana sırdaş oldum dost oldum koynumda ağladın
Yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini
Beni üzdün kınamadım
Alışıktım vefasızlığa el oldun aldırmadım
Beni güzel hatırla
Sayfalarca mektup bıraktım sana
Şiirler yazdım her gece
Çoğunu okutmadım
Sakladım günahını sevabını içimde
Sessizce gittim senden öncekiler gibi sende anlamadın
Beni güzel hatırla
Sana unutulmaz geceler bıraktım
Sana en yorgun sabahlar
Gülüşümü gözlerimi sonra sesimi bıraktım
En güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka
Söylenmemiş merhabalar sakladım her köşeye
Vedalar bıraktım duraklarda
Ne arasan bir sevdanın içinde
Fazlasıyla bıraktım ardımda
Beni güzel hatırla
Dizlerimde uyuduğunu düşün
Saçını okşadığımı üşüyen ellerini ısıttığımı
Mutlu olduğun anları getir gözünün önüne
Anlından öptüğüm dakikaları
Birazdan kapını çalan kişi olabileceğini düşün
Şaşırtmayı severim biliyorsun
Bu da sana son sürprizim olsun
Şimdi seninle yaşanan günleri ateşe veriyorum
Beni güzel hatırla
GİDİYORUM …

Orhan Veli Kanık





5 Nisan 2017 Çarşamba

ÖLÜM GİBİ BİR ŞEY

Özlem Ekici
  Birisi öldü. Ne hissediyorum? Dürüstçe, hiçbir şey hissetmiyorum. Üzüntü mü? Deniyorum. Üzülmeye çalışıyorum. Olmuyor. Israr ediyorum, anılar düşünüyor, yeri geliyor yenilerini yaratıyorum. Geçen zaman içinde, yine de üzülmüyorum.


  Ölüme üzülüyorum, ölene değil. Acımasızca geliyor kulağa farkındayım, okurken düşünüyoruz, saçma geliyor. Bir insanoğlu Nasıl bu şekilde görebilir deniliyor.
  Bakalım; ne yaparsak yapalım, ölen olacağız. Tek yapabildiğimiz ertelemek. Kaçsak ne yazar ki? Elinde sonunda o bizden daha hızlı koşuyor. Bu durumdan çaresizliğimiz ölüme karşı olduğundan, ölene dokunamayacağım için, peşinden gidip yardım edemeyeceğim için üzülemiyorum.
  O kadar zorluyorum ki kendimi. Şakaklarım ağrıyor, parmaklarım karıncalanıyor. Bazen oturacak gücüm bile kalmıyor, gerçek anlamda kendimle savaşıyorum, ne için; üzülmek için. Ne kadar komedi aslında(!).
Sanırım benim durumum işi fazla ciddiye alıyor olmamdan kaynaklanıyor. Kaçamayacak, atlatamayacak, saklanamayacak, en iyisi de zorlanmayacak bir şeyden.
Durum bu; ölene değil, ölüme üzülüyorum.

4 Nisan 2017 Salı

OLVİDO

Özlem Ekici
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.
Gün saltanatıyla gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokan kederleri;
Hoyrattır bu akşamüstüler daima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik
Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar...

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kolkola.
Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyaç ağaçlı, kuytu bahçelerden
Ayışığı gibi sürüklenip giden;
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi âşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde.
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, geçmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen âşığın serptiği çiçekler.

Ya sen! ey sen! Esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar arasından.

Ey unutuş! kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni.

Ahmet Muhip DRANAS




3 Nisan 2017 Pazartesi

SAHRA - 2

Özlem Ekici
  Gözlerini bir saniye ayırmadan resme bakıyordu. Sahra’nın mimiklerinin değişip değişmediğini inceliyordu. Yavuz iki parmağıyla resmi kendine yaklaştırdı. İşaret parmağını Sahra’nın yanağına okşarcasına sakince koydu. Sahra geriye kaydı ama sonra bu hareketten hoşnut bir şekilde yüzüne mutlu bir ifade takındı. Yavuz, “Ne yapıyorum ben? Halüsinasyon görüyorum ve onunla oynuyorum. Uyumalıyım. Uykusuzluktan hayallere dalıyorum. Ah, Sahra! Senin yüzünden aklımı oynatıyorum.”

  Delirdiğini düşünen Yavuz bir anda masadan kalktığı gibi bir hışımla yatağa girdi. Yorganını başına kadar çektikten sonra gözlerini sımsıkı kapattı ve uykuya dalmak için bekledi. Günlerdir yorgun ve uykusuz olan bedeni çabucak uykuya teslim oldu.
****

  Yavuz elinde sevdiğinin eli dolaşıyordu Üsküdar’da, mutluluk saçıyordu ikisinin de yüzü. Mutluluğun anlamı buydu onlar için, yan yana olmak. Sahra’nın gözlerinin içi gülüyordu. Kalabalığın içinde iki sevgili dolaşıyorlardı. Bir ara ikisi de Kız Kulesine karşı durdular.

“Seninle yarın burada buluşmak istiyorum.” Dedi Sahra. Yavuz şaşırmış bir ifadeyle:

“Tamam ama yarın Sultanahmet tarafında gezecektik.”

“Ben burada buluşmak istiyorum. Olmaz mı Sevgilim?”

“Tamam, yarın öğleden önce burada buluşalım.”

  İki sevgili sözleştikleri yerde buluşmak üzere ayrıldılar. Yavuz sevgilisini vapura uğurladıktan sonra evinin yolunu tutmuştu. Yolda eski ve bir o kadar renkli giyinmiş bir kadın gördü. Önünde rengarenk orkideler, kasımpatılar, karanfiller ve kamelyalar vardı. Yarın vermek üzere bir demet beyaz orkide aldı eline ve mutlu bir şekilde evine girdi.

  Orkideleri eve girer girmez masanın üstündeki mavi vazoya ısladı. Vazoya çiçekleri yerleştirirken araya karışan bir tek beyaz kamelyayı fark etti. Usulca onu daha yükseğe çıkarıp parmaklarıyla okşadı.

“Sevgilimin güzelliğinin yanında sönük kalacaksınız ama en az sizler de onun kadar güzelsiniz.”

  Ardından mutlu bir şekilde üstünü değiştirip masasına geçti. Sevgilisine şiirler karalamak için kaldırdı kalemini ama bu sefer çiçeklere yazdı şiirlerini. Birkaç şiirden sonra uykusunun geldiğini anlayarak huzurlu bir ifadeyle yatağına girdi. Birkaç dakikadan sonra hülyalara dalmıştı bile.

  Sabah erkenden kalkmış sevgilisi ile buluşmak için hazırlanmıştı. Buluşmaya az kaldığını anlayınca vazodaki çiçeklerini alarak hızlıca evden çıktı. Yine hızlı adımlarla Üsküdar’ın yolunu tutmuştu.

  Sahra içindeki buruk hüzne rağmen orkideleri eline alınca çok mutlu olmuştu. Bugün ayrılığın geldiğini söylemek için burayı seçmişti. Kız Kulesine karşı bir yerde durup söze girmek istedi. Ancak tam o sırada Yavuz’un onu çekiştirmesiyle bir fotoğrafçının önüne geçtiler. Yavuz:

“Sevgilim, bu güzel günden ve bu güzel halinden bana hatıra kalması için lütfen.” Diyerek ısrar ediyordu.

  En son ısrarlarına dayanamayarak elindeki çiçeklerle objektifin karşısına geçti. Yüzünde biraz hüzün çokça da mutluluk vardı ama fotoğrafta hüznünü tam olarak saklayamadı.

  Resmi parmakları arasına alan Yavuz karşısındaki güzelliğe tutulmuşçasına bakıyordu.

“Öyle güzelsin ki…” kelimeleri döküldü dudaklarından.

“Sevgili, umarım bu resim ben yokken hep seninle olur ve beni sana aratmaz.”

  Yavuz şaşırmıştı ve bu sözün nedenini sormak için sevgilisine döndüğünde Sahra ağlıyordu. Anlamıştı Yavuz, bu ayrılık demekti. Yavuz sertçe yutkundu ve resmi parmakları arasından düşürdü. Resim havalanıp denize doğru yol alırken garip giyinimli bir kadın resmi tuttu. Resmi inceledi kadın ve ardından elinin içine sarıp resmi Sahra’nın avucuna bıraktı. Sahra teşekkür ederken kadın Sahra’nın kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Sahra ise şaşırmıştı ama durumu Yavuz’a belli etmedi. Yavuz ise halen suskunluğunu sürdürüyordu.

  O gün suskun geçti Yavuz için, Sahra ise durumu açıklamaya çalışıyordu. Sevgilisinin bu durumu onunda üzülmesine sebep olmuştu ve elinden bir şey de gelmiyordu. Planladıklarından daha erken ayrıldılar o gün. Son buluşmaları olduğunu bilse Yavuz, bu kadar erken bırakmazdı sevdiğini. Yavuz, Sahra’yı o gün son kez gördü.

  Ertesi gün sevgilisinden ilk mektubunu aldığı zaman durumun farkına vardı. Yavuz tıpkı o günkü gibi acıyla inleyerek yataktan kalktı. Bu rüyayı o günden sonra her gün görür olmuştu. Ama ya o resmin hareket edişi veya ağlaması, bu ilk kez gördüğü bir rüyaydı. Yanı başındaki sehpadan su bardağına uzandı. Bir yudum su içti ve geri yattı. Yatakta o günü tekrar düşündü. Sahra neden o gün son kez buluştuklarını söylememişti? Neden gidiyorum dememişti? Bu sorular eşliğinde daldı uykuya. Tekrar o güne el ele Üsküdar’da dolaştıkları güne döndü. Yine el ele mutluydular ve yine yarın orada buluşmak için sözleştiler. 

  Yarın oldu ve elinde orkidelerle Yavuz mutlu geldi. Sahra orkideleri alınca mutlu oldu ve resim çekildi. Resim denize doğru uçtu ve kadın onu geri getirdi. Yavuz ayrılacaklarını tekrar anladı ve tekrar sustu. Sahra uzun uzun konuştu ve erkenden ayrıldılar o gün.



  Ertesi gün yine bir mektup geldi. Amsterdam’dan gönderilen bir mektuptu gelen ve üzerinde Sahra yazıyordu. İçinde acı dolu gerçekler vardı. İçinde Sahra’nın son resmi vardı. İçinde kırılmış paramparça olmuş bir aşk vardı. İçinde son kamelya vardı. İçinde ayrılığın koskoca olmuş acısı vardı, dokundukça okudukça parmak uçlarından yüreğine süzülen. Beklemenin acısı düğümleniyordu boğazına ve acısı yüreğine kazınıyordu. Acıydı her harf, okudukça yüreği kanatan. Okudukça yaraladı Yavuz’u, dokundukça canını acıttı. Beklemeye başlamanın ilk günüydü. Hiç açılmayacak bir düğüm atıldı o gün. Yavuz’un boğazında beklemenin verdiği acıdan bir düğüm oldu. Yavuz uykusunda acıyla inledi. Yine o günkü gibi karaladı kağıtları. Defterin yapraklarını parçaladı. Yazdı, içini döktü, acılarıyla kağıtları kirletti. Acıyla son buldu rüyası. Acı gitmedi ama rüya bitti.

BÖLÜM 2 SONU

2 Nisan 2017 Pazar

AŞKI ANLAMAK

Özlem Ekici
  Bir zamanlar, bütün duygu ve kavramaların üzerinde yaşadığı bir ada varmış. Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri... Aşk da dahil.

  Bir gün, adanın sulara gömülmekte olduğu haberi gelmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.

  Aşk , adada en sona kalan duydu olmuş. Çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse batmak üzereyken, Aşk başka çare olmadığı için yardım istemeye karar vermiş.

  Zenginlik, çok büyük bir teknenin içindeymiş. ”Zenginlik, beni de yanına alır mısın?” diye sormuş Aşk.

  “Hayır” demiş Zenginlik, “Alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer kalmadı.”

  Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir’den yardım istemiş.”Kibir, lütfen bana yardım et!”

  “Sana yardım edemem Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin.”

  Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk ona yönelmiş.
“ Üzüntü, seninle geleyim.”

  “Off, Aşk... O kadar kötüyüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var.”

  Mutluluk da Aşk’ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk’ın çağrısını duymamış bile.

  Aşk, bir ses duymuş:
“Gel Aşk! Seni yanıma alacağım...”

  Seslenen, Aşk’tan daha yaşlıca biriymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu sormayı akıl edememiş.

  Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk’a yardımcı olan, yoluna devam etmiş.

  Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi’ye sormuş:”Bana yardım eden kimdi?”

 “O, Zaman’dı” diye cevap vermiş Bilgi.

  “Zaman mı? Neden bana yardım etti?”

  Bilgi gülümsemiş:


  “Çünkü sadece Zaman senin ne kadar büyük olduğunu anlayıp değerini bilebilir.”


*Alıntıdır.

1 Nisan 2017 Cumartesi

Ben Senden Önce Ölmek İsterim

Özlem Ekici
Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi,beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.

Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi