Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

10 Şubat 2026 Salı

The Vegetarian - Han Kang

Özlem

 


The Vegetarian by Han Kang, kitabını bitirdim. Hakkında düşüncelerim şunlar:

Kişisel fikirlerime yer vermeden önce biraz yazar ve kitaptan bahsetmek istiyorum. Han Kang, bir röportajında üniversite yıllarında okuduğu Güney Koreli yazar Yi Sing’in  I believe that humans should be plants" cümlesinden çok etkilendiğini, bu cümleden yola çıkarak 1997 yılında The Fruit of My Woman adlı, kadının bitkiye dönüştüğü bir kısa öykü yazdığından bahsediyor. Romanı, bu öyküden yola çıkarak, daha karanlık ve sert yazdığını, romanında şiddeti ve masumiyetin olanak(sız)lığını sorguladığını ifade ediyor. 

Kitap üç bölümden oluşuyor ve biz de üç farklı kişiden dinliyoruz, izliyoruz. İlk olarak The Vegetarian olarak bahsi geçen Yeong-hye ve kocasının hayatına kocası gözünden görüyoruz. İkinci kısımda ablasının (İnhe kocasının gözünden ve son kısımda da ablasının gözünden okuyor, düşünüyor ve yaşıyoruz. 

Her şeyden önce bahsetmeliyim ki rahatsız edici ve karamsar birçok yer vardı. Hatta başlangıçta okumakta o kadar zorlandım ki kitabı uzattım, uzak durdum. En sonunda bitsin bu işkence diyerek devam ettim diyebilirim. Sorguladığı ve savunduğu meseleler elbette güzeldi, ancak bunları yaparken daha az rahatsız edici bir konu seçilemez miydi? Neyse biraz daha derinlere dalalım. 

Kitaptaki The vegetarian denilen kadın Yeong-hye aslında ailesindeki her fert gibi et yiyebilen ve hatta kocasının deyimiyle yemek yapma konusunda çok da başarılı bir kadın. Sanırım önce kocasına değinmemiz lazım ki kitapta ilk karşılaştığımız kişi o. Mr Cheong, karısını diğer kadınlardan ayıran herhangi bir özelliği bulunmadığı için seçtiğini söyleyerek başlıyor kendini tanıtmaya. Karısı o kadar sıradan bir kadın ki aslında onunla evlenirken kendini bir nevi sefil gibi hissettirmeyecek birini bulduğunu söylüyor. Tabi bunu o farklı bir şekilde söylüyor ama ben ona sefil demeden duramazdım. Peki Yeong-hye neden böyle sıradan denilen bir kadın olarak görülüyor kısmına girecek olursak bu kısımda konuşmamız gereken çok fazla mesele var ve aslında kitapta sorgulatılan ve savunulan düşünceler onun üzerinde birikiyor. 

Bir gece bir rüya görüyorsunuz ve uyandığınızda artık et yiyemeyecek bir hale geliyorsunuz. Bundan sonra kocanız için sıradan olan siz artık sıradandan çok ucube diyebileceği biri oluyorsunuz. (Bunlar kocasının kelimeleri ama yazarken bile o sefil adama kızmamak elde değildi.) 

Kitapta metafor diyebileceğim birçok öğe ile karşılaştım ve hiçbirini spoiler vermeden anlatabileceğimden emin değilim. Rüyalardan, ağaçlardan, moğol lekesi gibi öğelerden bahsediyorum. Bunları okuduğunuzda anlamanız için şimdilik sadece es geçiyorum. 

Bir kadın romanı diyebileceğim bu kitapta kadın olarak daha doğumdan itibaren hayata eksiyle başlanılan, kadının belli kalıplara sokulduğu bir toplumda, bu durumun kadınlarda yarattığı baskıyı, bu baskının yarattığı sessiz şiddeti, çaresizliği, çaresizlikten yok oluşa doğru giden yolu izliyoruz. Aslında çok da yabancı olmadığımız bir gerçek bu. Baba otoritesinin kurbanı olan çaresizliğinden git gide duyarsızlaşan çığlıklarını belki de hiç atamayan bir kadının öyküsü. Kitapta rahatsız olduğum kısımlar bunlar değildi elbette, karısını sıradan ve ucube gibi tanımlara sokan bir adamın bile ne kadar sefil iğrenç düşünceleri var diyorken hemen ardından "senin bir karın varken karının kardeşine de öyle bakılmaz..." diye devam edecektim ki bu kısımlar küfür içerebilirdi. 

Kitap bilinç akışı tekniğiyle yazılmış ve bunu rüyaların dile getirildiği kısımlar da dahil kopukluk veya uçarılık hissettirmeyerek yapmış. Bu çok güzel bir akıcılık sağlıyor. Kurduğu kısa ve yalın cümlelere rağmen, atmosferi, rüyaları, iç dünyaları son derece başarılı bir şekilde aktarmıştı. Süslü ve abartılı anlatımlarla ezilen tek bir satır yoktu. Net ve duygulara odaklı cümleler ile anlam arayışınız veya sorgulayışınız akıp gidiyor. 

Elbette edebi doygunluğu ve güzel tekniği beni bu kitabı bayılarak okumama yetecek değildi maalesef. Bu sorgulamaları ve savunmaları daha az rahatsız edici bir şekilde yapamaz mıydık sorusu ile kitabı okudum. Bilmiyorum, belki de yapamazdık ama en azından bu deneyimi ben bu sorgulamaları ve savunmaları bu rahatsız edici unsurlardan uzakta yapma taraftarıyım. Bende bu kitabın böyle bir izlenimle kalacağına eminim. 



Biliyorsunuz uzun zamandır birçok dilde farklı kitaplar okumaya çalışıyorum ve bunları İngilizce başta olmak üzere yine okuduğum dillerde incelemeye özen gösteriyorum. Bu gibi kitap incelemesi paylaşımlarımı goodreads hesabımda bulabilirsiniz. Ayrıca bu kitabın İngilizce olarak okuyup yorumladığım Goodread incelemesi için tık tık da buradan yapabilirsiniz.

Artık substack hesabımda aktif olarak bir yazı oluşturma sürecine girdim. Her yeni yazıda maile geliyor falan, bence çok verimli bir sistem. Takip etmek ve destek olmak isterseniz onun için de şöyle tık tık





10 Ocak 2026 Cumartesi

Bahçıvan ve Ölüm - Georgi Gospodinov

Özlem


 İlk bakışta Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın ölümünün ardından yazılmış sakin bir yas anlatısı gibi duruyor. Ama birkaç sayfa sonra şunu fark ediyorsunuz: Bu kitap aslında ölümle değil, geride kalanla ilgileniyor. Hafızayla, kimlikle, insanın kendisini neye yaslayarak var ettiğine dair sorularla. Gospodinov büyük cümleler kurmuyor, dramatik sahneler yaratmıyor, okuru ağlatmak için özel bir çaba göstermiyor. Tam tersine, sesi sürekli kısık. Ve belki de tam bu yüzden, okurken insanın içi daha çok acıyor.

Bir babayı kaybetmek, yalnızca sevilen bir insanı kaybetmek değil. Seni henüz kimse olmadan önce tanıyan, ilk hâline tanıklık eden son kişinin de gitmesi demek. Anne babalar bu yüzden tuhaf bir güven duygusu yaratır: Onlar hayattayken çocukluğumuzun bir adresi vardır. Gittiklerinde çocukluk biraz sahipsiz kalır. Bahçıvan ve Ölüm, tam olarak bu sahipsizliğin kitabı. Acıyı anlatmıyor; acının içinde duruyor. Teselli sunmuyor, “zamanla geçer” demiyor. Sadece şunu fısıldıyor: Bazı kayıplar dünyadan değil, insanın içinden bir şeyler alır.

Gospodinov’un dili her zamanki gibi sade ama bu sadelik bir yoksunluk değil, bilinçli bir edebi tercih. Şiirsel ama gösterişsiz, ironik ama mesafeli. Zaten metni güçlü kılan şey de bu. Yazar, kendi babasını 20 Aralık 2023’te kanser nedeniyle kaybettikten sonra bu kitabı yazıyor. Bu bilgi, metnin üzerinde görünmez bir ağırlık yaratıyor; fakat kitap asla bir acı teşhirine dönüşmüyor. Daha çok şu hissi veriyor: Bunu yaşadım ve şimdi bununla nasıl yaşanır, ona bakıyorum.

Kitap şu cümleyle açılıyor:
“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”
Daha ilk satırda kitabın tonunu, temasını ve felsefesini ele veriyor. Bahçe, baba için yaşamla ilgili bir uğraş alanıyken; oğul için bir hafıza mekânına dönüşüyor. Toprak burada yalnızca bir doğa unsuru değil; hem besleyen hem geri alan bir varoluş alanı. İnsanlığın topraktan geldiği fikriyle birlikte, bahçe metaforu bilinçli ve çok katmanlı bir şekilde kuruluyor. Yaşam ve ölüm karşı karşıya gelmiyor; yan yana duruyor.

Anlatı kronolojik ilerlemiyor, çünkü yas da kronolojik ilerlemiyor. Günler ve aylar yerine adımlar, kalp atışları, nefes alışverişleri, yenen yemekler sayılıyor. Zaman bozuluyor, yerine beden geçiyor. Bu yapı yer yer okuru zorlayabiliyor; ama bu zorluk metnin kusuru değil, duygusal gerçekliği. Büyük kayıplardan sonra kimse takvimle yaşamıyor zaten.

Metnin arka planında, adı açıkça konmasa da güçlü bir felsefi damar sürekli hissediliyor. Gospodinov’un anlatısı, Heidegger’in “ölüme-doğru-varlık” fikrini neredeyse doğal bir refleks gibi metnin her yerine yaymış durumda: Baba hastalandıkça oğul yalnızca onun ölümüne değil, kendi sonluluğuna da yavaş yavaş uyanıyor. Ölüm burada soyut, teorik bir düşünce değil; adım adım yaklaşan, gündelik hayatın içine sızan bir gerçeklik. Babayla birlikte sıkça tekrarlanan “Korkacak bir şey yok” cümlesi ise Epikür’ün “ölüm varsa biz yokuz” düşüncesini çağrıştıran sakin bir kabulleniş taşıyor; dramatik bir yüzleşmeden çok, neredeyse gündelik bir sükûnet hâli. Levinas’ı hatırlatan bir biçimde, ölüm en çok başkasının yüzünde görünür oluyor; oğul, babasının çözülüşünü izlerken kendi kırılganlığını ve sınırlılığını fark ediyor. Tüm bunların üzerine bahçe metaforu ekleniyor: Stoacı düşüncedeki gibi, doğanın döngüsünü kabullenen, ne isyan eden ne de romantize eden bir yer. Toprak alıyor, ama bunu evrensel bir düzenin parçası olarak yapıyor.

Gospodinov türler arasında da son derece rahat dolaşıyor. Anı, roman ve deneme arasında net sınırlar yok; metin bu geçişlerden rahatsız olmuyor. Yasın tek bir formu olmadığı gibi, bu kitabın da tek bir türü yok. Yazar, bölümlerin uzunluğu ya da kısalığı konusunda bir denge kaygısı gütmüyor; bazı bölümler birkaç sayfa sürerken, bazıları tek bir düşünceyle bitiyor. Bu da metne neredeyse biyografik bir doğallık kazandırıyor.

Eleştirilebilecek yönlerinden biri, bilinçli olarak parçalanmış kronolojik yapının zaman zaman okuru yorması olabilir. Ancak bu karmaşa, kitabın ruhuna fazlasıyla uygun. Çünkü yas da zaten düzenli, temiz ve anlaşılır bir süreç değil.

Sonuç olarak Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın kaybını anlatırken ölümü romantize etmeyen; ama ondan da kaçmayan nadir metinlerden biri. Ölümü sevdirmeye çalışmıyor, onunla birlikte düşünmeyi öğretiyor. Yasın geçmediğini, sadece biçim değiştirdiğini hatırlatıyor. Gürültülü bir kitap değil; sessizliği büyüten bir metin. Bitirdiğinizde içiniz biraz acıyor, evet. Ama o acı, tuhaf bir şekilde insanı daha canlı hissettiriyor.

Ben bu kitabı uzun süredir okumayı bekliyordum ve yeni yılın başlarında elime aldım. İngilizce halinden okuyarak ilerledim. Bu gibi farklı dillerde okuduğum ve yorumladığım diğer kitapları goodreads hesabımda paylaşmaya çalışıyorum. Alıntılar ve okurkenki düşüncelerim ile de bu yolculuğumu daha aktif hale getiriyorum. Bu kitap ile ilgili İngilizce yorumum ve alıntılarıma buradan bakabilirsiniz. 

Özlem Ekici, Personal Blogger Templates | Blog aa

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Bütün Hakları Saklıdır | Copyright © | 2016 - 2026