Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!
Kitap Rafı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Rafı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2026 Cumartesi

Bahçıvan ve Ölüm - Georgi Gospodinov

Özlem


 İlk bakışta Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın ölümünün ardından yazılmış sakin bir yas anlatısı gibi duruyor. Ama birkaç sayfa sonra şunu fark ediyorsunuz: Bu kitap aslında ölümle değil, geride kalanla ilgileniyor. Hafızayla, kimlikle, insanın kendisini neye yaslayarak var ettiğine dair sorularla. Gospodinov büyük cümleler kurmuyor, dramatik sahneler yaratmıyor, okuru ağlatmak için özel bir çaba göstermiyor. Tam tersine, sesi sürekli kısık. Ve belki de tam bu yüzden, okurken insanın içi daha çok acıyor.

Bir babayı kaybetmek, yalnızca sevilen bir insanı kaybetmek değil. Seni henüz kimse olmadan önce tanıyan, ilk hâline tanıklık eden son kişinin de gitmesi demek. Anne babalar bu yüzden tuhaf bir güven duygusu yaratır: Onlar hayattayken çocukluğumuzun bir adresi vardır. Gittiklerinde çocukluk biraz sahipsiz kalır. Bahçıvan ve Ölüm, tam olarak bu sahipsizliğin kitabı. Acıyı anlatmıyor; acının içinde duruyor. Teselli sunmuyor, “zamanla geçer” demiyor. Sadece şunu fısıldıyor: Bazı kayıplar dünyadan değil, insanın içinden bir şeyler alır.

Gospodinov’un dili her zamanki gibi sade ama bu sadelik bir yoksunluk değil, bilinçli bir edebi tercih. Şiirsel ama gösterişsiz, ironik ama mesafeli. Zaten metni güçlü kılan şey de bu. Yazar, kendi babasını 20 Aralık 2023’te kanser nedeniyle kaybettikten sonra bu kitabı yazıyor. Bu bilgi, metnin üzerinde görünmez bir ağırlık yaratıyor; fakat kitap asla bir acı teşhirine dönüşmüyor. Daha çok şu hissi veriyor: Bunu yaşadım ve şimdi bununla nasıl yaşanır, ona bakıyorum.

Kitap şu cümleyle açılıyor:
“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”
Daha ilk satırda kitabın tonunu, temasını ve felsefesini ele veriyor. Bahçe, baba için yaşamla ilgili bir uğraş alanıyken; oğul için bir hafıza mekânına dönüşüyor. Toprak burada yalnızca bir doğa unsuru değil; hem besleyen hem geri alan bir varoluş alanı. İnsanlığın topraktan geldiği fikriyle birlikte, bahçe metaforu bilinçli ve çok katmanlı bir şekilde kuruluyor. Yaşam ve ölüm karşı karşıya gelmiyor; yan yana duruyor.

Anlatı kronolojik ilerlemiyor, çünkü yas da kronolojik ilerlemiyor. Günler ve aylar yerine adımlar, kalp atışları, nefes alışverişleri, yenen yemekler sayılıyor. Zaman bozuluyor, yerine beden geçiyor. Bu yapı yer yer okuru zorlayabiliyor; ama bu zorluk metnin kusuru değil, duygusal gerçekliği. Büyük kayıplardan sonra kimse takvimle yaşamıyor zaten.

Metnin arka planında, adı açıkça konmasa da güçlü bir felsefi damar sürekli hissediliyor. Gospodinov’un anlatısı, Heidegger’in “ölüme-doğru-varlık” fikrini neredeyse doğal bir refleks gibi metnin her yerine yaymış durumda: Baba hastalandıkça oğul yalnızca onun ölümüne değil, kendi sonluluğuna da yavaş yavaş uyanıyor. Ölüm burada soyut, teorik bir düşünce değil; adım adım yaklaşan, gündelik hayatın içine sızan bir gerçeklik. Babayla birlikte sıkça tekrarlanan “Korkacak bir şey yok” cümlesi ise Epikür’ün “ölüm varsa biz yokuz” düşüncesini çağrıştıran sakin bir kabulleniş taşıyor; dramatik bir yüzleşmeden çok, neredeyse gündelik bir sükûnet hâli. Levinas’ı hatırlatan bir biçimde, ölüm en çok başkasının yüzünde görünür oluyor; oğul, babasının çözülüşünü izlerken kendi kırılganlığını ve sınırlılığını fark ediyor. Tüm bunların üzerine bahçe metaforu ekleniyor: Stoacı düşüncedeki gibi, doğanın döngüsünü kabullenen, ne isyan eden ne de romantize eden bir yer. Toprak alıyor, ama bunu evrensel bir düzenin parçası olarak yapıyor.

Gospodinov türler arasında da son derece rahat dolaşıyor. Anı, roman ve deneme arasında net sınırlar yok; metin bu geçişlerden rahatsız olmuyor. Yasın tek bir formu olmadığı gibi, bu kitabın da tek bir türü yok. Yazar, bölümlerin uzunluğu ya da kısalığı konusunda bir denge kaygısı gütmüyor; bazı bölümler birkaç sayfa sürerken, bazıları tek bir düşünceyle bitiyor. Bu da metne neredeyse biyografik bir doğallık kazandırıyor.

Eleştirilebilecek yönlerinden biri, bilinçli olarak parçalanmış kronolojik yapının zaman zaman okuru yorması olabilir. Ancak bu karmaşa, kitabın ruhuna fazlasıyla uygun. Çünkü yas da zaten düzenli, temiz ve anlaşılır bir süreç değil.

Sonuç olarak Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın kaybını anlatırken ölümü romantize etmeyen; ama ondan da kaçmayan nadir metinlerden biri. Ölümü sevdirmeye çalışmıyor, onunla birlikte düşünmeyi öğretiyor. Yasın geçmediğini, sadece biçim değiştirdiğini hatırlatıyor. Gürültülü bir kitap değil; sessizliği büyüten bir metin. Bitirdiğinizde içiniz biraz acıyor, evet. Ama o acı, tuhaf bir şekilde insanı daha canlı hissettiriyor.

Ben bu kitabı uzun süredir okumayı bekliyordum ve yeni yılın başlarında elime aldım. İngilizce halinden okuyarak ilerledim. Bu gibi farklı dillerde okuduğum ve yorumladığım diğer kitapları goodreads hesabımda paylaşmaya çalışıyorum. Alıntılar ve okurkenki düşüncelerim ile de bu yolculuğumu daha aktif hale getiriyorum. Bu kitap ile ilgili İngilizce yorumum ve alıntılarıma buradan bakabilirsiniz. 

31 Ekim 2025 Cuma

Drina Köprüsü - Ivo Andrić

Özlem


 Drina Köprüsü, Ivo Andrić'in Sokollu Mehmed Paşa'nın Vişegrad'da yaptırdığı köprü ve çevresindeki yaşamlar üzerine yazdığı romanıdır. Kitap Temmuz 1942 - Aralık 1943 tarihleri arasında Belgrad'da yazılmış ve ilk defa 1945'te yayımlanmıştır.

 Bir köprü üzerinden Vişegrad kasabasını, bu coğrafyadaki farklı toplulukların çok kültürlü yaşamını, orada yaşayışlarını anlatan bir eser okuyoruz. Kitabın öznesi olan Drina Köprüsü, salgın hastalık, intihar, savaş, direniş, aşk gibi pek çok olaya tanık oluyoruz. Kitapta yer alan tarihsel olayların bir kısmı gerçek ve kronolojik olarak da tarihle örtüşüyor. Bu anlamda kitap “belgesel roman” niteliğinde diyebiliriz.

 Edebi olarak da anlatımı ve tasvirleri detaylı ve sizi sıkmadan yöreyi, yöre halkını, olayları betimliyor ve anlatıyor. Sade anlatımı ve yer yer verdiği nazımlar ile de edebi zevkinizi tatmin ediyor. Peki bu köprü neden bu kadar önemli? Bu köprü batı ile doğuyu birleştiriyor. Köprünün bir tarafında Müslümanlar, bir tarafında Hristiyanlar dostça yaşıyorlar. Osmanlı döneminde birçok kıtada olduğu gibi burada da insanlar dini-ırkı farketmeksizin bir arada yaşadığını görüyoruz. Vişegrad kasabasını, bu coğrafyadaki farklı toplulukların çok kültürlü yaşamını, orada yaşayışlarını dinliyoruz. Bir köprünün etrafında dönen tarihin tanığı oluyoruz. 

 Roman 24 ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölümlerde köprünün yapım aşamasını görüyoruz. Bu tarihlerde bölgedeki siyasi durum hakkında bilgi okuyoruz. Vişegrad o dönem Osmanlı yönetimi altında, köprü Sokollu Mehmet Paşa tarafından yaptırılıyor. Vişegrad'a yakın bir yerden alıp getirilen ve en ünlü devşirmelerden olan Sokollu Mehmet Paşa üzerinden devşirme sistemini öğreniyor ve kısmen de Ivo Andrić'in eleştirisini okuyoruz. 

 Kitabın orta kısımlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki gücünü ve etkisini kaybedişinin bölge halkı üzerindeki etkilerini okuyoruz. Köprüde kurulan geçici karakolları ve onların işleyişini izliyoruz. Tahtaların eskiyip yıkılıp dökülmelerini köy halkı ile birlikte tanığı oluyoruz. 

 Kitabın son bölümlerinde Avusturya - Macaristan dönemini, bu dönemin kasaba sakinlerinin hayatlarına etkisini ve köprünün başına gelenleri, halkın yaşadığı zorlukları okuyoruz.

 Kitaba adını veren Drina Köprüsü, salgın hastalık, intihar, savaş, direniş, aşk gibi pek çok olaya tanık oluyor. Köprünün inşa süreci, bu süreçte yaşanan sıkıntılar, sabotajlar, köprü ile birlikte yaptırılan kervansaray, yaşanan sel felaketleri, kolera salgını, Sırp İsyanı, Avusturya’nın Bosna’yı işgali, bölgeye demir yolunun gelişi, ekonomide yaşanan dalgalanmalar, Sırbistan’da yaşanan taht değişikliği (1903) ve yine aynı dönemlere rastlayan Türkiye’deki rejim değişikliği (1908) ve son olarak Trablusgarp Savaşı (1911-1912), Balkan Savaşları (1912-1913) ve I. Dünya Savaşı (1914) ile yaşananlar romanın temel konularını oluşturuyor. Bu olaylar yaklaşık 350 yıllık bir süreçte gerçekleşirken köprünün bu olaylara tanık oluşunu okuyoruz.

 1961 Nobel Edebiyat Ödülü Komitesi “Ivo Andrić izini sürdüğü temaları ve ülkesinin tarihinden seçtiği insan yazgılarını, güçlü ve destansı bir dille anlatmıştır.” açıklamasıyla Ivo Andrić’i Drina Köprüsü kitabından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görmüş. 

 Tarihsel öğelerle dolu bir kitabı okurken sıkılabilirim diyerek başladığım bu yolculuk beni her sayfasında daha fazla merak ile karşıladı. Sayfaları ardı ardına okuduğum, yer yer sinir olduğum, yer yer hüzünlendiğim, yer yer güldüğüm bir eser oldu. Tarihi bu şekilde okuyup tanık olduğum eserleri daha çok sevdiğimi söylemeliyim. Nobel Komitesinin çok yerinde bir karar ile bu kitabı daha fazla kitleye duyurma imkanı sunması beni çok sevindirdi. 

"Dünyanın bir tarafında bir yerde, bir piyango çekiliyor, savaş yapılıyor ve hepimizin alın yazısı da böylece uzaklarda belirleniyordu." 

20 Eylül 2023 Çarşamba

Dersler : İnsan İyi Bir Hayat Yaşayıp Yaşamadığını Nasıl Anlar?

Özlem Ekici

    Çağdaş İngiliz edebiyatının yazarlarından biri olan Ian McEwan’ın son kitabı Dersler, çok katmanlı yapısıyla insan doğasının karmaşıklığını tüm yönleriyle ele almış. Sevdiğim bir yazardan yine şaşırtıcı ve devasa bir eser okudum diyebilirim. Hatta hiç yazarla tanışmayan arkadaşıma bile oku diye yoğun ısrarlarıma maruz bıraktım. Yazarla tanışma kitabı da olabilir pekala. 

    1959 yılında küçük bir çocuk olan Roland, babasının isteği ve annesinin buna itaarkar bir tavırla boyun eğişiyle yatılı bir okula verilir. Sessizliği ve piyanoya olan yeteneği öğretmeni Miriam tarafından ilgi görür. Bu bir dönüm noktasıdır diyebiliriz. Arkadaşlıklar, okul, müzik, dersler genellikle ergenlik sebebiyle çok da parlak bir seyirde gitmez. Tuhaf alışkanlıklarıyla yatılı okuldaki Miriam'la yaşadıkları, parlayıp sönüveren anlık hevesleri derken nelere tanık olmuyoruz ki! Romandaki karşılaştığımız bir diğer zaman dilimi ise Çernobil felaketinin olduğu yıl. Bu zaman diliminde Roland büyümüş, hatta evlenmiş, daha da arttırıyorum baba bile olmuş olarak karşımıza çıkıyor. Roland'ı karısı tarafından terkedilmiş oğlu ile eve kapanmış olarak buluyoruz. Bu noktada Roland belirli bir yaşa gelmiş ve artık kendisiyle karşılaşmak zorunda kalmıştır. Alakasız bir evlilik yapmış, zerre olgunlaşma emaresi göstermediği halde çocuk büyütmeye çalışan, elle tutulabilir mantıklı işler yapmasını beklerken sürekli ilgi alanlarıyla ilgilendiğini görürüz. İçsel hesaplaşmalar, geçmişten arınma ve bağışlanma kısmındadır hayatının ancak ne kadarını yaptığını okuyunca siz karar verin. Yaş ilerledikçe güçsüz annesinin ve bencil babasının davranışlarını da anlamaya başladığını görürüz. Bu kısımda da ben fazlasıyla etkilenmiştim. Psikolojik olarak da Roland'ın çok iyi yansıtıldığını söylemeliyim. 

    Ian McEwan, Roland'ın çocukluktan yaşlılığa olan sürecini anlatırken zaafları, tutkuları, insanın kendine bile açık edemediklerini apaçık önümüze serer. Sadece bireysel anlamda yapmaz bunu, toplumsal sürece-tarihe de tanık oluyoruz. Küba füze krizi, nükleer enerji sorunlarına, salgın hastalıklara, dijital çağa... 

    Diğer kitaplarında da olduğu gibi yine bizi şaşırtmayı başarıyor ve okuru bir şekilde yakalayıp okurken diri tutuyor. Bu arada söylemeden de geçmeyelim, kitabın içerisinde diyalog yok, dümdüz yazılmış. Bu yüzden biraz uzun ve sıkıcı da gelebilir bazılarımıza. Bölümlere ayrılmış olmasına rağmen dediğim gibi dümdüz yazılmış bir metin. Geçmişten günümüze akan bir süreç halinde anlatılmıyor bu olaylar. Bir zaman diliminden diğerine adete sıçrarcasına okuyoruz. Aslında bu karmaşıklığın da bir anlamı olduğunu düşünmeden edemedim. Dersler, adı gibi aslında bize bir insan hayatının karmaşasını en ham haliyle aktarmış gibi geldi, hayatlarımız da karmaşık değil mi zaten? Bu karışıklık sebebiyle yoğun bir anlatıma maruz kalıyoruz ve ister istemez Roland'ın hayatından çıkıp da kendimizinkine bakabilmemiz çok nadir oluyor. Tabi hangi açıdan, nereden, ne kadar bakabiliriz, bu kısım da biraz karışabiliyor. Kendime çok derin ve değerli dersler çıkardığım bir kitaptı. Roland’ın çabasız, eyleme geçmeden öylece durduğu ve her an umutlu bakışlarla sürdürdüğü hayatında kendimi sorgulayacak bir çok yer buldum.

    İçimi rahatlatan bir kısımdan bahsetmek istiyorum. Miriam Cornell, bir piyano öğretmeni ve hiçbir anlamda yaptıklarını haklı ve doğru görmedim ve kitabın sonunda o bariz ibarenin, "böyle bir piyano öğretmeni hiç var olmadı", nasıl içime su serptiğini söylemeden geçemeyeceğim. 

    Kitap bu yıl içinde basıldığından pek okuru henüz yok, daha çok okura ulaşması niyetiyle bu incelemeyi ve öneriyi yazıyorum. Umarım keyifle okursunuz. Dersler adı gibi içinden çekip alabileceğiniz bir çok ders barındırıyor. 

    Bu arada son bir hatırlatma yapalım. Bu ve benzeri birçok incelemeyi 1000kitap üzerinden paylaşıyorum. Alıtılar ve daha fazlası için de oradayım. Tıklamanız yeterli. 


6 Eylül 2023 Çarşamba

Gönülden Gönüle Bir Bağ Vardır

Özlem Ekici

    Gönül, Sōseki'nin hayatının son demlerinde kaleme aldığı kurgularından biri. Adından olsa gerek bir aşk romanı okuyacağım diye düşünseniz de sizi bu konuda ters köşe yapıyor. 

    Gönül -Japonca adıyla Kokoro-, Modern Japonya edebiyatının önemli temsilcilerinden Natsume Sōseki'nin kült eserlerinden biri olarak görülüyor. Ülkesinde Dazai’nin İnsanlığımı Yititirken’iyle birlikte en çok okunan iki romanı ünvanını paylaşıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri; Japonya’da modernleşmenin en yoğun yaşandığı döneme, Meiji Dönemi’ne ışık tutmasıdır. Öyle ki kitabın olay örgüsü, ilerleyişi ve karakterlerin gelişimi bile İmparator Meiji’nin ölümü gibi tarihsel bir olaya bağlıdır. 

    "Kokoro", kalp, ruh, zihin ve duygu gibi anlamlar içeren bir kelime olarak bilinir. Çoğu dilde bu anlamı karşılayacak bir kelime bulunamadığı için ‘’Kokoro’’ olarak basılmıştır. Neyse ki Türkçemizde ‘’Gönül’’ olarak karşılık bulabilmiş. Kitaptan da anladığımız kadarıyla gönül ile kastedilen, "bağ". Kitaptaki gencin "hocam" diye bahsettiği kişiye hali, tavrı ve yaşı sebebiyle saygı duyduğu bu adamla kurduğu bağdan bahsediyoruz. Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde hocam diye bahsettiği kişi ve onun eşi ve anlatıcı rolündeki genci görüyoruz. Bu kısımda daha çok anlatıcı gencin kurduğu bağın yönlerini, sebeplerini, genç için önemini görüyoruz. İkinci kısımda ise gencin hayatına biraz daha dahil oluyor ve ailesinin evine konuk alınıyoruz. Bu bölümde aile ilişkilerinin yanı sıra tarihsel süreçten haberler alıyoruz. Üçüncü ve son kısımda ise hocam diye bahsettiği kişinin itiraf mektubunu okuyor ve onun hayat hikayesini dinliyoruz. Benim için kitabın en can alıcı noktası burasıydı ki birçok okur için de öyle olduğunu tahmin ediyorum. İtirafına başlarken ettiği ağır söz de aslında bunu destekler nitelikte: "Şimdi kendi ellerimle kalbimi parçalayıp yüzünüzü bu kana bulamaya yelteniyorum. Kalp atışlarım durduğunda, sizin gönlünüzde yeni bir yaşam kendine bir yer bulsun, o yeter."

    Üslup olarak Japon edebiyatının o sade, akıcı, duru yanını en güzel şekliyle görebiliriz. Kurgu olarak da oldukça güçlü bir sarmal yapıdan bahsedebiliriz; şimdiki zaman ve geçmiş arasındaki bağlar, tarihsel anekdotlar oldukça iyi bağlanmış. İlk iki bölümde anlatıcı olarak gördüğümüz gencin yerini son bölümde hocam diye bahsettiği kişi ele alıyor ki bu aradaki anlatıcılar arasında üslup ve anlatım yönünden farkı da çok rahat hissettirmiş. Anlatıcıların değiştiği bu tarz kitaplarda bazı yazarlarda tek elden çıktığını bariz şekilde anladığımız durumlar olduğunda olsa gerek okurken biraz bu duruma dikkat ediyorum. 

    Sōseki, bu başyapıtında karakterler ve onların düşünceleri aracılığıyla Japonya’nın modernleşme sürecindeki atmosferini ayrıntılı bir biçimde tasvir ediyor. Kültür çatışmaları, karmaşık insan ilişkileri, kuşaktan kuşağa değişen toplumsal değerleri, aşkı, yalnızlığı ve bir çağın dönüşümünü ele alıyor. Bir yandan geleneksel ve modern Japonya arasındaki kuşaksal uçuruma odaklanırken, bir yandan da atmosfere melankolinin hakim olduğu bir hikâye anlatıyor ve bunu yaparken de okuyucuyu asla sıkmamış, kitabı üç bölüme ayırdığı gibi bu üç bölümü de kendi içerisinde genellikle iki-üç sayfadan oluşan kısa bölümlere bölmüş. Zaten sade olan anlatımla bu teknik de sayesinde sayfalar nasıl akıp bitiyor pek anlaşılmıyor. 

    Aslında "hocam" dediği ve ona saygı duyduğu bu adamın öyle pek etkileyici nitelikleri yok, sessiz ve çoğu yerde yeter artık susma dedirtecek kadar bıktıran biri. Tabi ki saygı duyabilir, etkilenebilir ve herkese göre bu kriterler farklılık gösterir ancak ben mantıklı bir yere oturtamadım bu durumu, yine de bir bildiği vardır diyerek çok da karışmadan okumaya devam ettim. Fakat okuduğunuzda anlayacağınız üzere bu karakterin onur algısı da arkadaşlık algısı da öyle çok da övgüye değer değil. Bu sessizliği hanımında zaman zaman değersizlik duygusuna yol açmasına, eşinin kendisinden dolayı mutsuz olduğunu düşünmesine sebep olan bir sessizlikti. Sırlarıyla yaşayıp, herkesi mutsuz edip aynı şekilde emaneti vaktinden önce teslim etmesi falan derken ben açıkçası saygıdan öte biraz nefret etmiş bile olabilirim. Sessizlik de iyidir ancak her şeyin bir yeri vardır ne de olsa. 

    Gönül'ü okumaya başladığım sıralarda ufak çaplı bir yazarın hayatına dair araştırmaya girişmiştim ve anı-günlük tarzında bir eseriyle daha karşılaştım, "Cam Kapının Ardında". Araya onu olup bitirdikten sonra "Gönül"deki yolculuğuma kaldığım yerden devam ettim. Bu sayede gönüldeki biyografik noktaları da görmüş oldum. Sōseki, ailesinin ilerlemiş yaşında doğan, tekne kazıntısı diye tabir edeceğimiz türde en küçük evladı. Annesi geç yaşta çocuk doğurmuş olmaktan hicap duyduğu için, onu 1-2 yaşlarında evlatlık vermişler. 5 yaşına geldiği sıralarda ablası onu evlatlık verildiği ailenin dükkanında üstü başı perişan bir halde görünce dayanamıyor ve kucakladığı gibi eve getiriyor. 11 yaşına gelene dek anne-babasını büyük babası ve büyük annesi zannediyor. Bir gün evlerinde çalışan hizmetçi kız gelip bunu ona söyleyince gerçeği öğreniyor. Gönül'de de evlatlık verilen, kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen, sonu hazin çizilmiş bir karakter var. 

    Tüm kitap boyunca sakin ve istikrarlı bir şekilde ilerliyoruz. Ritmini hiç kaybetmiyor, merak duygunuzu taze tutuyor ve okuduğunuzdan zevk alarak kapatıyorsunuz arka kapağını. Japon edebiyatındaki enlerin içinde yer etmesi gibi bende de kesinlikle enlerimden biri oldu. Bitirdiğimde edebiyat damağımda hoş bir tat bıraktı. Japon edebiyatının bu sade ve duru olan akıcılığını doya doya yaşattı. Farklı dünyalara ve kültürlere misafir olmak, edebiyat damağında hoş bir tat keşfetmek isteyenlere tavsiye ederim.

"Özgürlük, bağımsızlık ve bencillikle dolu bu devirde doğmanın bedelini yalnızlıkla ödüyoruz." (s.48)

"Vaktiyle bir insanın önünde diz çöktüğün gerçeğinin hatırası, zamanla o insana tepeden bakmaya yöneltir kişiyi." (s.48)

"Doğduğun yerde gökyüzünün rengi farklı olur, toprağının kokusu bir ayrıdır, ana babanın hatıraları yüreğini ısıtarak gözünün önüne gelir." (s.191)

"Vücuda hayat veren kanın gücüdür ne de olsa. Sözcükler, sadece havada yayılan dalgalar değildir, çok daha güçlü şeyler üzerinde çok daha güçlü etkileri vardır ne de olsa." (s.196) 

Eğer aşk denilen gizemin iki ucu varsa ve üstteki uç kutsal hisleri uyandırır, alttaki uç ise şehveti uyandırır dersek, benim aşkım şüphesiz ki üst uç tarafındaydı. (s.209)

"Gerçek aşkın, dindarlıktan çok farkı olmadığına yürekten inanıyorum." (s.213)

"Bedensel olsun ruhsal olsun, tüm becerilerimiz dış uyaranlar ile kâh yok olur. Hangisi olursa olsun dış uyaranı gitgide güçlendirme gerekliliği muhakkaktır. Eğer bu süreç düzgün ölçüp tartılmazsa son derece tehlikeli bir yöne doğru ilerleyebileceğinden ötürü kişinin kendisinin de etrafındakilerin de fark etmeyeceği riskler ortaya çıkabilir. Doktorların açıklamalarına bakarsan insanoğlunun midesi kadar tembel bir organ yokmuş. Sadece yavan prinç lapası yediğin takdirde, daha farkına bile varamadan sert besinleri sindiremez hâle geliyormuş. O yüzden doktorlar, "Her şeyi yeme talimi yapın," diyor. Ancak ben bunun sadece alışkanlık kazanmak anlamında olduğunu sanmıyorum. Kademe kademe uyaranlar arttırıldıkça sindirim işlevinin direncinin de arttığı anlamına geliyor olsa gerek. Eğer tam tersine midenin gücü yavaş yavaş azalırsa sonuç nasıl olur diye gözümüzde canlandırırsak hemen anlıyoruz değil mi?" (s.243)

11 Ağustos 2023 Cuma

Kadının Yine Adı Yok - Solak Kadın

Özlem Ekici

    'Solak Kadın' ismini ilk duyduğumda oldukça şaşırmıştım, belki de çağrıştırdığı o şarkı yüzünden diye düşündüm. Bu kez yazarına bir baktım ki Nobelli yazar 'Peter Handke' ile karşılaştım. Önce kitabın arka kapağına bir göz atalım. 

Peter Handke'den hiç değilse bir süre için tek başına kalmak isteyen bir kadının öyküsü...

İnsan günün birinde bir "aydınlanış'la uyanıp yaşamını değiştirecek bir karar verirse ne olur? Bu roman, kocasından ayrılıp çocuğuyla (evi, korkuları, cesaretiyle) birlikte yalnız kalmayı seçen bir kadının birkaç günlük serüvenini anlatıyor. Dramatik olmaktan çok olağanlığı, herkesçe-yaşanabilirliği vurgulayan bir serüven bu.

Bir kadının, başı dik yürüyüşünün ilk birkaç günü...

    Tam olarak da bu aslında, öyle bizi olaylar ve akan bir zaman beklemiyor. Oldukça durgun ve sarkık gibi ilerleyen bir anlatımla karşılaşıyoruz. Açıkçası bu çok da can sıkıcı bir hale gelmiyor, ancak öyle akıcı bir şey bekleyip de elimize alırsak çok üzülürüz, çünkü bununla uzaktan yakından alakası yok. 

    Biraz yazar hakkında konuşalım. Peter Handke, 6 Aralık 1942'de Avusturya'da doğdu. Öz babası, daha o doğmadan annesinden ayrıldı ve annesi daha sonra Peter Handke'ye adını veren Bruno Handke ile evlendi. Peter Handke,1944 yılında ailesiyle birlikte Doğu Berlin'e göç etti, ama Berlin'in Ruslar tarafından abluka altına alınmasından hemen önce oradan ayrıldılar. On iki yaşına kadar, din ağırlıklı eğitim veren bir okulda okudu, sonra normal liseye geçti. Anne tarafından büyükbabası Slovak olduğu için küçük yaşlardan başlayarak bu kültüre ilgi gösterdi. 1961 yılında hukuk fakültesine girdi ve öğrencilik yıllarında yazmaya başladı. İlk roman denemesi olan Die Hornissen'in Suhrkamp Yayınevi tarafından kabul edilmesiyle birlikte eğitimini yarıda bıraktı. Bu romanın yayımlandığı 1966 yılından sonra Peter Handke yazarlık dışında bir iş yapmadı. 1971 yılında annesi intihar etti. Kendisini çok etkileyen bu olayı, Wunschloses Unglück adlı romanına konu edindi. 1972 yılında eşinden ayrılan Handke bu evlilikten olan kızını tek başına büyüttü. Yetmişli yıllarda Peter Handke hem kişisel görüşleri ve yaşam tarzı, hem de başkaldıran kişiliği nedeniyle fazlaca eleştiri aldı. 1973-78 yılları arasında Paris'te, 1978-79'da Amerika'da yaşadı. 1979'da Salzburg'a döndü. Şiir, roman ve tiyatro oyunları bulunan yazarın bazı yapıtları Türkçeye de çevrilmiştir. Birkaç dile çevrilen Hiçkimse Koyunda Bir Yıl adlı romanı da Can Yayınları arasında çıkmıştır. Peter Handke, Paris'te yaşamaktadır.

    İsveç Akademisi, 2019 Nobel Edebiyat Ödülü'nü Avusturyalı yazar Peter Handke'ye verildiğini duyurdu. Handke'nin "insan deneyiminin özgünlüğünü ve sınırlarını dilbilimsel ustalıkla araştıran etkili yapıtları" nedeniyle ödüle layık görüldüğü kaydedildi. 

    Oldukça başarılı bir yazardan etkileyici bir kitap okuyoruz. Şimdi gelelim şu şarkıya, 'Left-handed Woman', Cadillac grubundan dinlemenizi tavsiye ederim. İçinde şöyle güzel bir cümle geçiyor: ”başkalarıyla bağrıştı zincirli salıncakta, sonra da onu yalnız bir daha ancak düşlerimden geçerken gördüm.”  Şahsen bu şarkının da kitaba çok uyduğunu düşünüyorum. 

    Kadının adı yok diyorum lakin aslında adını yazardan hiç duymuyoruz. Başımıza vura vura "kadın" diye dayatıyor adeta. Yoksa adının 'Marianne' olduğunu ve kimdir, nedir, ne yapmaktadır bilgisine de sahibiz. “Aniden aydınlandım.” der Marianne, ve kocasını terk eder. Böylece yalnızlığa adımını atar. Bu yolda kendi içinde savaşlar verdiğini sezeriz, yer yer de tanığı oluruz. İşte bu tam da kitabın özeti niteliğindedir. “Daha iyi bir hayat nasıl olurdu” temalı bir ödev hazırlayan çocuğuna bakarken mi düşünmüştür bu kararı kadın, yoksa sürekli uzakta olan kocasının yokluğunda da pekala yaşayabileceğini mi fark etmiştir, bilinmez. Bilinen, bu kararın çok, saçma görünecek kadar çok ani olduğudur. Bardağın nasıl dolduğunu uzun uzadıya anlatmaz Handke, taşmasını gösterir. Bizi nedenlerle değil, sonucun içindeki çelişkilerle uğraştırır.

    Kadının ve etrafındaki birkaç insanın durağan yaşamlarını da okuruz. Tıpkı kitabın sonundaki Goethe alıntısındaki gibi, “düşünerek ya da düşünmeden.. dehşetengiz durumlarda bile sanki hiçbir şey yokmuş gibi nasıl yaşar giderse, öyle” yaşayıp giden insanları. Ama durağan olanın içindeki çelişkileri, ruhun çırpınışlarını, bastırılmış duyguların gizli tuttuğu şiddeti açığa çıkarır: Erkeğin terk edilince ortaya çıkan şiddeti, kadının içinde dönüp duran ve aslında nefret ettiğini düşündüğümüz çocuğuna yansıttığı şiddet, ve çocuğun aslında mutlu olmayan ebeveynlerine karşı duyduğu hınç.. O yüzden bu kitabı okurken, çok az olay anlatımı olmasına rağmen, sanki çok hareketli bir metin okuyormuş gibi hisseder insan. Handke’nin sevdiğim yanı sanırım bu: durağanlığın kendi aksak ritmiyle anlatabilmesi.

    En dikkat çekici ayrıntılardan biri, bir kadının yalnız kalabilmesine en az tahammül edebilenin yine kadınlar olmasıdır. Kendisinin yapamadığını başkasında gören ve kararını değiştirmek için çırpınan o acınası insan tipini çok güzel verir yazar. 'Bir kadının en büyük düşmanı yine bir kadındır' sözünü tasdik eder bize. 

    Eşini terk etme, yalnızlık kararı kitapta iki arada bir derede bırakılır. Kafada çoğu şeyler çözümlenmişken hayatın gene de başka bir yerde olduğu duygusunu inceden inceye sezdirir insana. Tek ve sabit bir sonuca varamayışımızı kitabın sonunda kadının yalnızlık kararını sürdürüp sürdürmediği okura bırakmasına borçluyuzdur. “Ee, ne oldu şimdi, döndü mü, yalnız kalmaya devam mı etti.” dersiniz, cevap gelmez. Hayatın içinde kusursuz hiçbir seçenek, yegane bir kurtuluş yoktur mesajını verir sanki.

    Bir kadın yazarın, bir erkek karakteri başarıyla anlatması zor değildir bana göre. Çünkü erkeklerin dünyasında yaşıyoruz, ve biraz gözlem, biraz üzerine düşünmek yetiyor. Ama erkek bir yazarın, bir kadını yazarken gösterdiği beceri beni her zaman etkilemiştir. Çünkü bu çabayla kazanılmış bir duyarlılığı, sağlam gözlem gücünü ve empati yeteneğini ortaya koyar. Tıpkı Peter Handke gibi. Yazarı da bu konuda övmeden geçmeyelim dedim. :)

    Hani bazı kitaplar vardır okuduktan sonra evet ya kesinlikle böyle olur dersiniz. İşte Solak Kadın'da aynen öyle bir roman. O kadar gerçekçi ve o kadar yalın bir roman ki okurken çok ekstra bir olay ya da olağan dışı bir şey beklemiyorsunuz. Sıradan bir hikaye aslında. Ama Peter Handke bu sıradan hikayeyi bile o kadar güzel kaleme almış ve o kadar güzel kurgulamış ki bir solukta okuyup bitiriyorsunuz. Aldığınız edebi zevk de bir başka... Sonrasında satır aralarında söylenmiş olan o muhteşem sözler kalıyor.

"Hayır, mutlu olmayı istemiyorum, memnun olayım yeter. Mutluluktan korkuyorum. Sanırım mutlu olmaya katlanamam, şu kafam dayanamaz. Çıldırır, bir daha düzelemem, ya da ölürüm. Ya da birini öldürürüm..." 

    Konu aslında bu kadar fakat bahsettiğim gibi bu basit gibi görünen konu kitabın içindeyken sizi oldukça düşündürecek ve bir kadının neler yaşadığını size anlatmış olacak.

"Seni yabancı bir kıtada görmek isterdim. Çünkü ancak orada yalnız görürüm seni başkalarının arasında..." Bu alıntı ise kadının sürekli dinlediği plaktan...

"Bruno kendi kendisine bir şiir söylüyordu.
'Bir pervane gibidir acı 
Tek farkı, insanı alıp götürmez bir yere
Döner de döner habire " 

"Bana bu akşam, sanki ömür boyunca dilediğim her şey gerçekleşmiş gibi geliyor. Sanki bir büyüyle, bir mutluluk durağından öbürüne, arada hiç yol kat etmeden geçebilirmişim gibi bir duygu. Büyülü bir güç hissediyorum, ve sana ihtiyacım var. Ve mutluyum. Alabildiğine bir mutluluk çağıldıyor içimde.”

"Yüzünüz o kadar yumuşak ki, günün birinde öleceğimizin bilincindesiniz sanki." 

    Marianne, bir kadın, sadece yalnız kalmak isteyen bir kadın. Kimliği, yaşı, görünüşü önemsiz. Başta Bruno olmak üzere hayatındaki bütün erkeklerin emreden, isteyen, denetleyen halleriyle onu güçsüzleştirdiği farkındalığını yaşayıp kendi ayaklarının üstünde durarak her şeye göğüs germeye çalışan bir kadın. Bu isteğini paylaştığı eşinden uysal bir destek görünce bireyselliğine duyulan saygıdan etkileniyoruz. Fakat kadın bu kararında diretip de bir başına hayatını sürdürmeye gerçekten başladığında çevresindeki insanlar onun kadın olduğu için yalnız kalamayacağını, bu yaptığının mistik, mantıksız, sadece modaya ayak uydurmak olduğunu söylediğinde gerçek gün yüzüne çıkıyor.

    Marianne sadece bir kadın. Kendini deneyimlemek isteyen bir kadın. Öyle çok güçlü, huzur ve umut dolu, mutlu bir kadın da değil. Saçları saç kokan, yürüyüşü sadece yürüyüş olan gerçek bir kadın. Sakin tavırlarının ve beklentisiz halinin altında yatan öfke kimi zaman öyle ansızın çıkıyor ki bu kadını aslında hiç de tanımadığımız hissiyatı ile doluyor insan.

    Hikâye sık sık karlı manzaralara yer verse de iç ısıtan, mum ışığında yaşam hissiyatı uyandıran türden. Melankolik halinin içinde yaşam tohumlarını, sevgiyi, doğallığı hissedebiliyorsunuz.

    Marianne hikayenin başında nasılsa sonunda da öyle. Çevresindeki kişiler değişiyor, mekânlar değişiyor, en çok da Bruno değişiyor. Karısına bağlılığından ve feodalitenin yıllardır süregelen hizmet anlayışının en inceleşmiş halinin zarafetinden bahseden modern erkek Bruno; karısına el kaldıran, evine gelip ona bağırıp çağıran birine doğru evrilirken Marianne, sadece Marianne olarak kalıyor. 

“Nasıl da yitik hayatlarmış bu bizimkiler, değil mi?”

    Kitap hacim olarak oldukça küçük hatta kısacık bile diyebilirim. Ardında bıraktığı soru işaretleri ve tabi ki okurken içine düştüğümüz nedenler ve nasıllar okyanusunu saymazsak bir çırpıda okuyup bitiveriyor. Okumaya bir şans verilmesi taraftarı olsam da herkese hitap etmeyebileceğinden de eminim. Bu arada ufacık bir not ki bu çevirmen konusunda, eğer okumak istiyorsanız Tevfik Turan çevirisi yerine Süheyla Kaya çevirisini tercih edin derim. Birini dinleyip birini okudum. İlki fazla teknik bir dil olarak kalmış. Hatta düpedüz olmamış. O kopukluk-sarkıklık dediğimiz kısımlarda uçurumlar kol geziyor. Şayet okursanız şimdiden keyifli okumalar. :)

Bahsi geçen şarkıyla bitirelim. 


Ah unutuyordum az daha, sinemaya da uyarlanmış bir hali varmış. Onun için de şöyle bir fragman buldum.




1 Haziran 2023 Perşembe

Bir Miras Meselesi Değil Bu

Özlem Ekici


    Son zamanlarda okuduğum en iyiler arasına rahatlıkla gireceğini düşündüğüm bir kitapla geldim. Miras, bizi bir miras meselesi ile karşılıyor ancak olayların arka yüzü çok farklı. Sonlara doğru gittikçe çarpıcı gerçekler ile yüz yüze kalıyoruz. Öncelikle bir arka kapağına bakalım ve ardından incelememize devam edelim. 

Miras, bir aile portresinin arka planını resmediyor ve gerçeklere dayalı bir travma hikâyesi anlatıyor. Yakınlığın ve yakınların açtığı yaraların, bağların ve bağları koparmanın hikâyesi bu, tiyatro eleştirmeni Bergljot’un ailesine rağmen sağ kalma, yaşamına sahip çıkma mücadelesinin hikâyesi. Soğuk ve karanlık bir hikâye, portredeki gülümsemelerin gerisinde gizleniyor ama tüm saklı şeyler gibi eninde sonunda açığa çıkıyor.

Norveç’te büyük ses getiren ve çok satan, çok tartışılan bu roman, babanın ölümüyle başlıyor ve yaranın kökenine iniyor.

İnsan ailesini seçemez ama hikâyesini anlatmayı seçebilir.

    Arka kapağında da okuduğumuz gibi biz bir ailenin iç yüzüyle karşı karşıyayız. Miras sadece bu yarayı kaşıyan mesele durumunda kalıyor. Kitabı biz Bergljot adında bu ailenin en büyük kız çocuğundan dinliyoruz. Olaylar da zaten bu kızımız hakkında ve biz aslında onun hikayesine ortak oluyoruz. Travma hikayesi dediğini de maalesef bunu çok da açıklamak istemeden sürprizini kaçırmadan anlatacağım. Bergljot'un babası ile 5 ile 7 yaşları arasında yaşadığı çok ağır bir durum, bu duruma sessiz kalan bir anne ve tabi ki inkar eden bir baba. Daha sonra bu sessizliğe bürünenlere kardeşleri de katılıyor. Zaten aile dinamiğinde Bergljot ve abisi, Brad, diğer iki kız kardeşlerine kıyasla ebeveynlerinden kopmuş ve mesafeli bir duruş sergiliyor. Üstelik diğer iki kız kardeş bu iki kardeşe kıyasla aileden sevgi ve bağlılık konusunda daha fazla nasiplenmiş. 

    Travma sebebi olayı biz tek taraflı görüyoruz, Bergljot ve çocukları, özellikle de en büyük çocuğu Tale açısından çünkü diğer çocuklar bu konuda daha sessiz gibi görülüyor, bize travma sonucunda olanları ve yaşanılanları resmediyor. 

    Miras meselesi de şöyle başlıyor aslında, zaten kitap babam öldü diyerek başlıyor. Bana bu konuda Camus'nün "Yabancı"sını anımsattı, o da nasıl garip bir şekilde gökten düşer gibi annem öldü diyerek başlıyorsa Hjorth da babam öldü diyerek başlamış kitabına. Babanın ölümü ile kardeşlerin arasında bir anlaşmazlık yaşanıyor ancak bu anlaşmazlıkta aslında Bergljot pek oralı değil aslında, hatta bana neden miras bıraktı ki diyebilecek kadar umursamaz, onu asıl yaralayan kısım aileden gördüğü yaşadıklarına sessiz kalınması hatta inanmayan bir tavırda kalmaları. Miras konusunun tarafları Brad ve diğer kız kardeşler, babanın eşit dağıtmadığını düşündüğü kulübeler, çünkü geri kalan tüm mal varlığı eşit bölüştürülmesine rağmen bahsi geçen iki kulübenin Astrid ve Asa arasında paylaştırılması ve buna karşılık diğerlerine kulübelerin değerinin çok altında bir ödeme yapılması. Brad bu duruma sessiz kalmayınca ve yanına Bergljot'u da almaya çalışmasıyla ortalık karışır gibi oluyor ancak Bergljot'un bu olayı kendini bir kez daha açıklama şansı bulmasına yormasıyla aile arasında ipler bir tık daha geriliyor. Bizler de mirasla tekrar gün yüzüne çıkan bir travma ve aile fertlerinin tepkilerini okuyoruz. 

    Biraz da üslup ve anlatım yönünden ele alalım. Öncelikle çeviri beni çok memnun etti. Anlatımda biz sürekli bir flashbackler yaşasak da zaten bir o olaya bir bu olaya geçişler var ve kitap da bu anlatıma göre bölünmüş, yani bir sayfayı bile doldurmayan bir andan bahsedip diğerine geçiyoruz, tabi ki bu ara ara bağlanmada problem yaratıyor ancak yazar, akıcılık ve sadelik ile bu kısmı çok iyi toparlamış. Kitapta Jung ve daha birçok düşünüre atıflar yapılıyor ki ben bunları ayrıca sevdim, çünkü bize bu travmayı anlatırken aslında Bergljot kendi kendinin de psikologu olmaya çabalıyor. İşte tam bu noktada biz bir iç hesaplaşmaya, kişinin kendi psikanalizini yapmasına tanıklık ediyoruz. 

    Genel olarak sarsıcı bir konuyu sade ve akıcı bir dilde anlatmasıyla Hjorth beni etkiledi. Bergljot'u ve hikayesini severek merakla okudum. Yer yer ona acıdım, yer yer de kızdım, çünkü kopmak üzerine bu kadar konuşup dönüp dolaşıp yine aynı yere gelmesi beni kızdırdı ama buna da hak vermeyi başardım, ne de olsa aile. 

    Kısacası farklı bir yazar ve etkileyici bir kitap okumak istedim, umduğumun da fazlasını buldum. İçinden kendime aldığım dersler ile unutulmazlarım arasına girdi. Bir kız çocuğunun kendi içine kilitli kalmasını ve yalnız başına bununla başa çıkmasını okumayı ben çok sevdim. 

Alıntılar ile bitirelim istiyorum. Bir şans verip okuyun, pişman olmayacaksınız. 

"Hayatımızın akışında önemli bir rol üstlenecek, yönümüzü değiştirecek seçimleri etkileyecek ya da belirleyecek insanlarla yollarımızın tesadüf eseri kesiştiğini düşünmek ne garip. Belki de tesadüf değildir. Karşımızdaki insanın, bilinçli ya da bilinçsiz, gitmek istediğimiz yöne bizi itekleyeceğini seziyor olabilir miyiz? Belki davete icap etme sebebimiz budur. Karşımızdaki insanın yürümek istediğimiz yoldan bizi döndüreceğini, karşımıza engeller çıkaracağını hissedince onu yeniden görme isteği duymuyor olabilir miyiz? Tek bir kişinin, sırf geçmişte ona danıştık diye kriz anlarında davranışlarımızı yönlendirebileceğini ve bunca önem taşıyabileceğini düşünmek garip." (s.10)

"hiçbir şey olmamış gibi davranmak, dürüst olmamak neden? Dünya bu yüzden batıyor işte, çünkü insanlar fikirlerini söylemiyor, dürüst davranmıyor, kimsenin keyfi kaçmasın diye yapmacık tavırlar takınıyorlar" (s.24)

"İnsan itiraf edilmemiş bir şeyi affedemez ki!" (s.44)

"bir kapı yoktu, kendi içimde kilitli kalmıştım ben." (s.55)

"zira aşk kalp çevresinde çalışan bir cerrahtır." (s.68)

"Her şey bağlantılıdır. Anlamak üzere kulak kesilmiş biri için hiçbir sözcük tamamen masum değildir." (s.77)

"herkes uyurken çocuk gibi olur, ama içlerinde savaşmadıkları doğru değil, bu bir güzelleme, çünkü uyurken savaşırız, neredeyse istisnasız bir kuraldır bu" (s.81)

"İnsan iki ruh hali içinde birden bulunabilir. İnsan son derece mutsuz, huzursuz, derinden sarsılmış olabilir ve yine de bir mutluluk anı yaşayabilir, hatta son derece mutsuz olduğundan bunu çok yoğun yaşayabilir, sadece bir an için değil" (s.95)

"her şey her an aydınlık olsaydı karanlığı içimizde taşımak zorunda kalırdık" (s.102)

"Unutmaya, zihninde bastırmaya çalıştı, uzun bir süre için yaraladığı kişi sanki olayı unutmuş, bastırmış gibi görünmüştü ve bu olanları anlamış kişiler de bunu unutmuş, bastırmış gibi görünmüştü, ancak bastırılan, unutulan şey gün gelir unutulanlar, bastırılanlar arasından sıyrılıp çıkar, o zaman ne olacak?" (s.105)

"Bazen çok geç olur. Bazen düzeltmek mümkün değildir, onarılamaz." (s.105)

"Çemberin dışında olmak insanı becerikli kılar. Kayıplar insana beceri kazandırır. Parasızlık beceri kazandırır, vergi memurlarıyla başını derde sokmak beceri kazandırır, ezilmek beceri kazandırır. Şansınız yaver gidip işler bir şekilde yoluna girerse tepeden tırnağa sefalet içindeyken hangi türden beceriler edindiğinizi unutmamalısınız." (s.129)

"Tüm canlıların ilk vazifesi dayanmaktır." (s.134)

"Düşünür Arne Johan Vetlesen, araştırma komisyonlarının, savaştan sonraki uzlaştırma süreçlerinin zayıf noktası kurbanlardan beklenenin, saldırganlardan beklenenle aynı olmasıdır ve burada bir haksızlık söz konusudur der." (s.207)

"çünkü armağanlar bir parça lütufsa bir parça da lanettir" (s.216)

"Ya hayatını tatmin etmeye, onay görmeye adadığın biri öldüğünde aniden boşluğa düşersen?" (s.216)

"Ya seni kabul etmelerini istediğin kişiler öldüklerinde onlardan kabul görmek için yaptığın irili ufaklı, bilinçli ya da bilinçsiz seçimlerin başkalarını senden uzaklaştırdığını keşfedersen?" (s.216)

"Sybille Bedford bir yerlerde şöyle yazmıştı: İnsan gençken kendini bir bütüne, insanlığın temel ilkelerine bağlı hissetmez, insan gençken bir sürü şey dener çünkü hayat bir genel prova gibi algılanır, perde gerçekten açıldığında değiştirilebilecek bir prova gibi. Ama gün gelir perdenin her daim açık olduğu kafasına dank eder. Sahnelenen, oyunun kendisidir." (s.217)

"Acı çekerek iyi biri olunmaz. Acı çekerek genellikle kötü biri olunur. Kimin en çok acı çektiğini tartışmak çocukçadır. Baskı gören çocuk genellikle sakatlanır, duygusal yaşamı zarar görür, baskı gören genellikle baskı yapanın düşünce yapısıyla yöntemlerini benimser, baskı görmenin en vahim sonucu budur; bu, baskı göreni mahveder ve onun kendini kurtarma olanaklarını azaltır. Acıyı işe yarar kılmak büyük uğraş gerektirir, özellikle de acı çeken kişi için." (s.219)

"Gerçeğin bir kısmı, can yakan duyguları bertaraf etmek için yok edilir ve bu tür bir savunma mekanizmasını sürdürebilmek zordur." (s.236)

"İnsanların hayatı roman gibidir, diye düşündüm, bir romanda ne kadar ilerlerseniz, roman sıkıcı bile olsa neler olacağını merak edersiniz, bir insanı uzun süre takip ettiyseniz, o kişi hayli sıkıcı biri olsa bile nasıl gideceğini, ilerde neler olacağını merak edersiniz." (s.239)

"Kopmak ölüm gibi, diye düşündüm; başlarda insanın canını yakıyor, sonra yokluğa alışıyorsunuz, diğeri, ölen kişi, yavaş yavaş yok olup sizden uzaklaşıyor." (s.240)

"Çünkü ölmüş birinin lafı yaşayanlarınkinden daha kıymetlidir. Ve ölmüş birine acımak, yaşayan birine acımaktan kolaydır" (s.253)



8 Eylül 2022 Perşembe

Yüzünde Bir Yere Sığsam

Özlem

 Bir incir masalı bizimkisi, yüzünde bir yere konma misali, anlatıp duruyoruz Hızır ile İlyas'ı, Eliha'nın diktiği bir incir dalıyken Bese'nin gelmeyen İlyas'ı oluyoruz. 

 Sema Kaygusuz bize mitlerle efsanelerle bezenmiş bir kısa roman sunuyor, edebi sanatlar ve kurmacalar birbiriyle o kadar ahenkli ki okuduğumuzun tadı damağımızda kalırken sonuna geliyoruz. Yaşanan acılar, kimsesizlikler, yalnızlıklar, geçmiş ve şimdiyle aralarında duran bir salıncak misali aktarılıyor. 

"İncire ve zeytine andolsun ki" diye başlıyor Kuran'daki Tin süresi; "biz insanı en güzel biçimde yaratık". Yaradan'ın yarattıklarının adıyla yemin etmiş olması muhteşem bir dil eğretilemesi...

Kurmaca olarak bakıldığında geçmiş ve şimdi arasında sınırların tam belirlenmediği kısa bölümler halinde bir sarmal karşılıyor bizi. Mitsel ve tarihsel öğelerin yanında bir incir metaforu var ki tekrar tekrar okumak isteyebileceğimiz cinsten. Dil olarak bakarsak ağır ağır okumaya müsait olmasının yanı sıra şiir gibi gelen bir üslupla seslenmiş yazarımız, oldukça basit bir dil fakat bir o kadar da yoğun bir anlatım diyebilirim. Anlatıcı olarak biri seçilmiş ve onun ağzından dinliyoruz her şeyi, muhatap aldığı kişiye seslenmeleri ve anlatıları ile ilerliyoruz. Bu bize farklı bir tat veriyor, onunla hararetlenip onunla seviyoruz. 

Zamansal bir bütünden çok uzak olması okurken biraz zorlu bir yolculuk sağlıyor, fakat kitabın bir kurgusal omurgası olmaması zaten bu kitabı bize bu kadar eşsiz kılıyor. Zaman belirsiz ve karmaşık, dil öylesine şiirsel ve sanatsal ki okurken bir masal dinliyoruz edasına kapılıyoruz. 

Ben özellikle "incir" metaforu ve "Hızır" kavramına değinmek istiyorum. İncire neden incir dendiği, ve  incir ile neler anlatılmaya çalışıldığı kitabın bence bel kemiği olan bir olgu diyebilirim. İnciri de mitsel ve tarihsel anlamda ele alıyoruz, "inciri hiç böyle okumamıştınız" diyebileceğim bir anlatı sunuluyor. Kültürümüzdeki Hızır kavramından da bahsediyor. Hepimiz duymuşuzdur, "Hızır gibi yetişti" denir, çeşitli efsanelerde ve anlatılarda ismi bolca anılır. İşte bu Hızır kavramını da romanına ekliyor ki zamansızlık daha bir vurucu hale geliyor. Böylece zamanın insanlar üzerindeki etkilerini daha iyi anlamamıza, zamansızlığın ve zamanın o vurucu ürpertisine tanık oluyoruz. İki farklı zaman arasında yaşanılan deneyimlerin ve olayların insanlar için ne kadar etkili olduğunu resmediyor. 

Yüzünde Bir Yer'i Elazığ'da okumaya başlıyoruz. Elbruz dağlarının eteğine kadar varıyoruz, oradan Salem'e. Bir ara Dersim' e gidiyoruz, burada yaşıyor ve dinleniyoruz bir müddet. Ardından bir Hıdrellez'de ateşin üstünden atlarken başparmağında kemik olmayan birisiyle dans ediyoruz. Bazen Bese oluyoruz bazen de Eliha. Eliha gibi incire düşkün ve sevdalı oluyoruz, Bese gibi İlyas'ımızı bekliyoruz. Hızır'ı, Zükarneyn'i tanıyoruz. Sevdiğimiz şeylere bir isim veriyoruz, bizim oluyorlar, inciri tadıyoruz, hiç böyle sevmemiştik birini. İstanbul'a uzanıyor bir anda kelimelerimiz, bitmesine çok yakın öykümüz. 

Sema Kaygusuz ile ilk kez tanıştım ve edebi doyuma vardığım bir roman ile kalemini tattım. Genel olarak mitsel ve de zamansızlığın bu derece işlenmiş halini sevdim, hiç duymadığım öyküler dinledim, bazen Bese oldum bazen gözü olmak isteyen ona. Masalsı bir üslup bana kalırsa ama kendini sevdiriyor ve okutuyor. Sindire sindire okunmalı ve içine girmek için Hızır üzerine bir ufak araştırma yapmak da fena olmaz sanırım. Yüzünüzde bir yere sığınıyor bu roman ve siz istemeden parçanız oluyor. İmgelerle dolu bir yolculuğa hazırlanın, bu oldukça güzel olacak. 

Seni doğuran anne, seni düşleyen baba henüz dünyada yokken, atalarının çizdiği kederli bir sima, tenden tene geçen yakıcı bir ağıtın son defteri olmuşsun. (s.11)

Bütün varlıkların aynı yıldız tozuyla mayalandığı bilgisi bundan böyle hükümsüz bir teselliydi onun için. Meğer sağ kalmak yeni bir tutum devşirmekti hayattan. Yeni bir gam, yeni bir ahlakla yeniden dirilen Bese bu kez başka bir yarayla doğuyordu. (s.15)

Hayat şeylere yüklediğin anlamlarla sınırlıdır ne de olsa. (s.16)

Bir şeye ad vermek onu kendine alışmaya zorlamaktır. Yeryüzündeki bütün kinsiz, gurursuz, yalın ve dingin canlıyı evcilleştirmenin ilk adımıydı bu. (s.17)

"Hisler düşünceyi tetiklemediğinde hissedilmiş olanı hissetmekten başka elden bir şey gelmiyor. Yarın ölü uyanmayacak olsan da, ertesi gün, daha ertesi gün, şu anki hissinin yarattığı yıkıcı yavanlığa alışarak yeniden ölgünleşeceksin. Tam da böyle bir ihtimal varken güzel gözlüm, şu anki varlığının cesedi olmaya birkaç gün kala yalvarıyorum ağla. Hisler düşünceyi tetiklemediğinde hissedilmiş olanı hissetmekten başka elden bir şey gelmiyor. Yarın ölü uyanmayacak olsan da, ertesi gün, daha ertesi gün, şu anki hissinin yarattığı yıkıcı yavanlığa alışarak yeniden ölgünleşeceksin. Tam da böyle bir ihtimal varken güzel gözlüm, şu anki varlığının cesedi olmaya birkaç gün kala yalvarıyorum ağla." (s.22)

Halbuki bir alacakaranlık sanatıdır senin yaptığın. Fotoğraf zamanını nostaljik bir devir olarak şakkadanak ortaya koymanın çok ötesinde, çerçeveye sızan boşluğu sezdirerek o dokunaklı eksiği vurgulamak. Hiç olmazsa bundan böyle boşluğu ver bana, her çerçevede kendine yer bulan o ezeli boşluğu ver. Varlığını varoluşa azmettirecek olan, hislerin değil boşluğundur çünkü. (s.22)

İnsanın olmadığı haliyle kusursuzluğa özendiği bu viran çağdan, olduğu haliyle kusursuzluğa eriştiği olası bir çağa sıçrayalım seninle. (s.23)

Madem yerimizde duramıyoruz, bir sesli bir sessiz iki harf gibi yan yana, dokunaklı bir çığlığın hecesi olalım ikimiz. (s.23)

Şu benlik dediğin muamma ne el hüneriyle yapılan nesnelerde tamamlanıyor ne de zihinsel yaratılarda. Eksik daima eksik. (s.27)

Onun meşrebinde sevmek her süreci yapıtlaştıran bir yoğunlaşma haliydi. Bir varlığı aşkla sevmenin törenine kendini bulaştırmadan katılıyor, saçlarını okşarken ruhunu da okşuyordu. Sevilirsen her ne olursa olsun sırtının yere gelmeyeceğini doğaçtan biliyordu. (s.35)

Geçtiğin bütün patikaların sensizliğini, parmak uçlarında dallarına dokunuverdiğin defnenin sallantısını, şöyle bir göz ucuyla bakıverdiğin süs havuzundaki yosunların hücre hücre ilerleyişini gördükçe ölüp ölüp dirilmişliğim vardır benim. (s.43)

Ta o zamandan beri vasat düşüncenin müptezelliğini açığa vuran göz kamaştırıcı bir ışıktı, yalınlık. (s.56)

Gönül dediğin bir dipsiz hazne, akılla kavramaya yeltendiginde bitimsiz anaforuna kapılıp dengeni yitiriverdiğin bir karanlık yer. (s.56)

Gözünü seveyim bırak bu çoğulluk çabasını, hiç sırası değil. Şu an yalnızca sen ve ben varız. Beni seninle, seni benimle ölçen bir acının kurbanıyız ikimiz. (s.59)

Sanmak ne harikulade bir şey. Bir şeyin olma veya olmama olasılığını aynı anda benimseyip olabileceğine daha çok inanmak ne tılsımlı bir düşünüş. (s.60)

Sömürünün böylesi derinleştiği bir çağda hayvanla insan arasındaki ortak zihin üstüne düşünmek, küçük burjuvanın yararsız felsefe üretme özentisinden başka bir şey değildi. (s.60)

Ama hayatla aralarındaki uzaklık öyle aşılmaz ki şimdi, ruhları geride kalmış bedenleriyle yokluğa bürünmüşler. (s.63)

Elinde fotoğraf makinesi, nereye gidersen git bu gülüşü asla yakalayamayacağını henüz bilmiyorsun. (s.78)

İnsanın insana neler edebileceğini anlatırken trajedinin en kaba ve ham görüntüsünü sakınmaksızın kesip çıkarıyordu zamandan. (s.80)

Kahramanlığı öven bütün tabletlere yazılıyor kötülüğün yordamı.Kahramanlığı öven bütün tabletlere yazılıyor kötülüğün yordamı. (s.82)

Sanmak ne harikulade bir şey. Bir şeyin olma veya olmama olasılığını aynı anda benimseyip olabileceğine daha çok inanmak ne tılsımlı bir düşünüş. (s.90)

Onunkisi kelam değil, kuyruklu bir harf yalnızlığı. (s.103)

"Yüzünde bir yer açılmıştı, kendimi sığdırabileceğim." (s.108)

Ateşle tütsülenirken dört dilek diledim Hızır'a. Yak beni, dedim, küllerimle tanınmaz olayım. Beni anlamamaya alıştır, illaki bileceğim diye çırpınmayayım. Hamlıktan arındır beni ,kavrula saflaşayım. Başkasının imanıyla sofu olmayayım. (s.108)

"Fantezi tehlikeli bir oyun. Hayal kurduğunda ne denli şiirselsen, fantezilere kapıldığında o denli yavanlaşıyorsun."  (s.114)

“Gitmek diye bir şey yok…Sadece çağrılmak var."
(...)
"Kimse gitmez durduk yere, biri çağırmasa, çağrılmış olmasa  bir yerden, kimse yerinden kımıldamaz.” (s.117)

Değil mi ki duran kendinde duruyorsa öylece, giden de kendine yürüyor yollarını. (s.118)

Hayal kurmak kalbe yapılan bir muamele sadece. Şimdiki zamanı yerli yerine oturtan insanca bir tahammül biçimi. (s.126)

Rica, şeytanın eliyle istemektir bir şeyi.Şeytan önce akıl verir,sonra rica eder. (s.136)

Bir dil arıyordun kendine. Kimseden emanet alınmamış, kimseninkine öykünülmemiş bir incir lisanı… (s.151)



23 Eylül 2021 Perşembe

Metaforlar Diyarında Kafka

Özlem


 Kısa bir süre önce okuduğum ve ikinci kez Haruki Murakami ile tanıştığım bir kitaptan bahsetmeye geldim: Sahilde Kafka.

 Öncelikle kitabın konusundan bahsetmek istiyorum. 15 yaşına giren Kafka Tamura ismindeki bir gencin kendi ayakları üzerinde durmak için (kesinlikle sözde kaldığını belirtmek isterim) evden kaçmasıyla başlıyor garip olaylar zinciri. Kitap boyunca bu gencin kendini arayışını, gerek cinsel kimliği gerek kendinin kim olduğu ve de ailesinin geri kalan üyelerini aramasıyla devam ediyor.
 Murakami'den okuduğum ikinci kitapla birlikte artık Murakami okumayacağımı kesinleştirmiş bulunuyorum. Bunun nedenleri üzerinde durup aslında gerçekten okumayınca bir şey kaybetmediğimizi anlamanıza katkıda bulunmak için bu incelemeyi yazmayı seçtim.

 Öncelikle tabi ki kitapta ilk dikkatimi çeken dil-üslup ve teknik kullanımlarına değineceğim. Murakami, kitap boyunca sade dil kullanımından asla ödün vermiyor, o kadar sade bir dil ki sanki günlük yaşamdan birebir aktarım yapılmış. Sade olduğu kadar da akıcı bir dili var. Buna tempoyu üstlerde tutmasının verdiği katkı büyük elbette. İşin teknik kısmına gelirsek kesinlikle Murakami dersine iyi çalışmış diyebilirim. Yani ne demek istiyorum, kitap boyunca bazı yerlerde temponun düşmeye başladığını göreceksiniz. Tempoyu yükseltmek için ise Murakami bize klasik diyebileceğimiz edebiyat öğelerini öne sürüyor. Örnek vermek gerekirse tempo mu düştü hadi zaman üzerine edebiyat yapalım, oh dur şurada tempo düşer gibi oldu hadi hemen savaş edebiyatı yapalım. Yani ciddi anlamda bir emek var, yazarlık konusunda gerçekten iyi çalışılmış bir kitap var karşımızda(!).

 Bir diğer hususa gelelim, büyülü gerçekçilik akımı. Bu akıma hitap ettiğini duyduğumuz ve de bildiğimiz bir yazarın bu akımla ne yaptığını daha doğrusu ne yapmaya çalıştığını inceleyelim. Büyülü gerçekçilik akımı, sıradışı olanın sıradanlaştırılması ya da sıradışı olanların sıradanlıklar içerisinde verilmesidir diyebiliriz. Bir nevi soyut olan hayal dünyamızı somut olan gerçek dünya içerisinde gerçekleşmiş gibi gösterilmesidir. Tekniği anladığımıza göre kitapta bunu gerçekten iyi kullandığını söyleyebilirim. Yani size metaforlarla örülü bir dünya verirken gerçek dünyaya da dokunmadan bunları harmanlayıp veriyor. Metafor kısmına girdiğimizde ise işler rayından oldukça çıkmış. Metaforlar ve onların sebebi olan diğer metaforlar derken bazı öğelerin neden geldiğini veya ne işe yaradığını çözemiyoruz. Okur olarak "Yahu bu ne işe yarıyor şimdi?" sorusunu sık sık sordum. Bazı yerlerde buna cevap da verilmiş tabi, yani öyle cevapsız bırakmıyor bizi lakin cevabın kendisi de metafor olarak verilince bu işin içinden çıkmak imkansızlaşmış. Bir nevi metafora metafor doğurtmuş diyebiliriz. Oysa ki büyülü gerçekçilik içerisinde kullanılan metafor hakkındaki bilgi okuyucuya apaçık verilmeden sezdirilir. Bu kısmı Murakami atlamış sanırım. Hatta öyle ki kitap sonunda birçok metafor neden var veya ne işe yaradı bilmeden sona varıyoruz.

 Yer yer kullandığı bilinç akışı tekniğinde ise Murakami bana göre olayı yanlış anlamış. Bilinç akışında karakterin düşünmesi öylece aktarılır, yani sıralı olmadan rastgele bir şekilde. Zihnimizden düşüncelerimizin vakumlanarak ortaya çıktığını, süzgeçlerden geçmemiş halini düşünün. İşte bu şekilde yazıya aktarılır. Murakami'de ise bu kısımlar oldukça acemice yapılıyor, hatta bazı yerlerde buna ne gerek vardı diyebiliyoruz. Beni en çok rahatsız eden kısmı da cümle ve kelime tekrarları ile bunu yapmaya çalışmasıydı.

 Teknik olarak sayılır mı bilmem ama Murakami'nin kendiyle çeliştiği bir kitap yazması beni şaşırttı ki dersine bu kadar iyi çalışmışken. Kitapta Çehov'dan ünlü bir alıntı olan "Eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda mutlaka patlaması gerekir" sözü kullanılıyor. Şimdi kitaba şöyle bir baktığımızda ise "Eh, o zaman arkadaşım silah patlamadı ama kitap bitti" diyoruz. Ne aklımızdaki soruların yanıtını bulduk sonunda ne de Kafka yapacağım dediği şeyi yaptı. "Ben bir şey anlamadım bu işten" diyerek kapattım arka kapağını.

 İşin tekniğini bir kenara bırakıp kurguya dönersek ilk gözüme çarpan yine çarpık ilişkilerdi. Bundan önce okuduğum kitabında da kadın ve erkek ilişkisi konusunda okuduklarımdan rahatsız olup uzun bir süre okumamaya karar vermiştim. Bu kitaptan sonra bunun beni neden rahatsız ettiğini daha iyi anladım. Okuduğum bu iki kitap boyunca tabiri caizse kadınlar (nasıl bir cinsel açlık çekiyorlarsa artık) erkeklerin üzerine atlıyorlar. Yani bunu yapıp gözümüze sokmaktaki amacını tam çözemesem de bir kadın olarak bu düşünce beni Murakami'den soğutmaya yetti. Bir diğer mesele de ensest-tecavüz benzeri ilişkilerin olağan şeylermiş gibi bize okutulması.

--Spoiler--

 Kafka'nın ailesinden olması muhtemel olan veya kitap boyunca öyle hissettirilen annesi olarak gördüğü, yaşça kendinden büyük olan Saeki Hanım ile olan birlikteliği ve daha sonra yine ablası gibi gördüğü Sakura'ya tecavüzü.

--Spoiler Son--


Şimdi kısaca bir bakalım.
-Kitap akıcı mı?
-Evet, kendini bir şekilde okutuyor.
-Ahlaki boyutu insanı bezdirecek derecede mi?
-Kesinlikle evet. Bende mide bulantısı etkisi yarattı.
-Tekniği geçtim, kurgu nasıldı?
-Ya ben bu işten hiçbir halt anlamadım.
-Giriş taşı neydi arkadaşım?
-Hala bilmiyorum.

 Elimden geldiğince size anlatmaya ve kendimce eleştirmeye çalıştım. Tüm bunların doğrultusunda kitap okumaya değer mi derseniz, yanıtım okunabilir tabi. Okumazsanız bir şey kaybeder misiniz derseniz de kesinlikle hayır. Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Yorumlarda buluşmak dileğiyle,
İyi okumalar. 

Bu incelemeyi 1000kitap.com üzerinden okumak isterseniz
Çektiğim fotoğraflara da göz atmak isterseniz buradan

31 Ağustos 2020 Pazartesi

Cibran ile Ermeye Beş Kala

Özlem Ekici


  Hacmi küçük olmasına rağmen içerisinde uzun uzun düşüncelere daldıran bir kitap. Şimdiye kadar kitaplığımda beklettiğime kızıyorum, neden söz dinlemeyip daha önce okumadım ki? 

  Cibran'ın kalemi ve üslubu sizi düşündürmeye çalışırken sıkmayan cinsten. Dilindeki arılık, satırların akıp gitmesini sağlıyor ve böylelikle zaten ince olan bu kitap bir solukta bitiveriyor. Betimlemeler, özlü cümleler daha neler neler... Asıl olay bittikten sonra geri açıp o düşünceler üzerinde uzun uzun çıkarımlara dalmakta. Altı çizilecek, bir kenara not alınacak cümleler deposu sanki bu kitap.

  Ermiş kimdir peki? El Mustafa adında bir bilgedir, ve bu bilgenin Orphalese halkının sorduğu sorular üzerinden sevgi, güzellik, dostluk, din, ibadet, ölüm, neşe ve keder, eğitim, suç ve ceza gibi çeşitli konularda konuşmalarıdır.  Derin mevzular üzerine kısacık ve özlü ifadeler kullanan Cibran beni fazlasıyla etkiledi. Dahasını istedim her bölüm biterken. Kısacası Halil Cibran hakkında daha çok okuma yapma isteği uyandırdı. Diğer eserlerini de kısa sürede edinmeye çalışıp daha geniş çaplı bir inceleme yapmayı planlıyorum. Şimdilik bu kadar olsun. Okumadıysanız, kesinlikle bir şans vermenizi temenni ederim, pişman olmayacaksınız. Hızlıca bir okumadan ziyade sindire sindire ve düşünerek ilerleyin.



26 Ağustos 2020 Çarşamba

Gürcistanlı Tina

Özlem Ekici


 Beni kendilerinden biri gibi görmelerini beklemedim hiçbir zaman, niye öyle görsünler, değilim zaten, ben onlardan biri değilim, ama hiç kimse de değilim, biriyim. Herhangi biri ama biriyim işte. Birisi olarak kabul edilebilmen için birilerinden mi olmak gerekiyor deda? (s.39)

   Yabancı olmak, ait olamamak üzerine satırlar okuduğum bir kitaptı. Birisi olmak için birilerinden mi olmak gerekir? Birisi kabul edilebilmek için ne yapmak gerekiyordu? Yabancı olduğunu bildiğin halde bir selam ve bir gülümseme ile o yabancılığı giderebilir miydik? Dilini bilmediğin bir ülkede sadece bir gülümseme mi kabul ettirecekti seni, içlerinden biri olduğuna Tina? Ülkemize kaçak yollardan girmiş, girmeye çalışırken çok sevdiği tek adamı Kaveh'ini yitirmiş. Son bir kez bakmış sınır kapısında ve onun son bakışı olduğunu bilmeden. Son bakış var mıdır gerçekten? Birine son kez baktığını bilmeden baktığında o son olarak kalır mı zihnimizde? Zihnimiz bir bakışın son olmasına müdahale etmez mi hiç?

   Hem yakarışlar hem hesaplaşmalarla dolu sayfalar ve bir ölüm. Ölüm anında insanın hayatı gözlerinin önünden film gibi akarmış derler ya, bu kitapta işte o filme konuk oluyoruz. Tina anlatıyor, hatırladığı kadarıyla, hesaplaşmalarıyla ve yakarışlarıyla izliyoruz o filmi onun ağzından. Bazen eskilere gidiyoruz büyük büyük annesine, oradan kayıp matruşkaya bir yol izliyoruz. Stalin dönemi Rusya'sının toplama kamplarına gidiyoruz bu anılarda, iç savaş döneminin sahnelerini dinliyoruz, bir babanın nasıl ölmeden öldüğüne göz kırpıyoruz ve bir aşkın din, dil, ırk ayrımı olmadan nasıl Tina'nın yüreğine yerleştiğini görüyoruz. Son bakışlarına tanık oluyoruz.

   Kopuk kopuk bir zihin haritası için karmaşık sayılabilecek bir anlatımla ilerliyor kitap. Virgüllerle, farklı konuların bir araya konmasıyla bu karmaşa destekleniyor. Tekrarlamalarla etkileyiciliği arttırılan bir anlatım da mevcut. Eski bir balerin olan Tina'nın müzik ve dans tutkusunu karşımıza çıkan şarkı sözleriyle anlayıp içerliyoruz, bu şarkılarla gidilen anılara şahit oluyoruz. Anlatımı etkin kılacak tüm yolları gözlerimizin önüne seriyor Irmak Zileli. Ölümdeki zihin karmaşasını aktarımı ise takdirleri hak ediyor. Anılardan kopup dışarıdaki insan kalabalığına uzanıyor bazen Tina'nın kulakları, ve bize ısrarla hatırlatmaya devam ediyor, "Yabancıyım, tüm bu insanların gözünde."

   Dil olarak baktığımızda kitabın içeriğinde dilsizliğe karşı bir sorgulama mevcut ve Tina Gürcü dilinde kelimelerle anne ve nine diyor kitap boyunca. Birkaç Rusça kelimeye denk geliyoruz ama bunlar yorucu bir dil konumuna düşürmemiş kitabı. Akıcı ve sıkmayan bir dil ile okuyoruz kitabı.

   Tina'nın ninesi İlona ve babası Levan ile ilgili yakarış ve sorgulamaları beni de yer yer sorgulamaya itti. Özellikle Tina'nın anılarını yorumlayıp hangisi ile biten soruları, hem içime dokundu hem de sorunun cevabını kendi içimde aramamı sağladı. En sevdiğim yönlerinden biri de buydu. Yer yer Tina ile birlikte bu düzene isyan ettim, yer yer Tina'nın sorularına ek sorular ekledim.

   Bitiminde bir iç burukluğu bıraktı bende, yabancılık ve ait olamamak üzerine bir sürü soru ile ortada kalakaldım. Bakışlar ve zihin üzerine derin düşünceler yer etti notlarımda. Tina ismi hafızama kazındı, Gürcistanlı Tina, sevdiğinin peşinde Türkiye'ye yolu düşen, sınır kapısında sevdiğini son bir bakışıyla kaybeden, bebiasının anlattıklarıyla büyüyen, dedasının küçük kızı, babasının ışığı...

   Bu benim Irmak Zileli ile ilk tanışma kitabımdı, elimde bir romanı daha var ama sanırım 'Son Bakış'ın yeri ayrı kalacak. Yabancılığa, ait olamamaya dair farklı bir bakış için okumalısınız diyorum. Yabancı olmak, öldüğünde bile birileri için birisi olamamak nedir?


30 Haziran 2020 Salı

Tekme Tokat Etkili Öykü Kuşağı

Özlem Ekici

  Edebiyat dünyasına “Açık Arttırma” öyküsü ile katılan Mevsim Yenice’nin ilk kitabı, uzun süredir bir inceleme yazmak isteyip nereden başlayacağımı bilemediğim bir kitap kendileri. Mevsim Yenice,  "Açık Artırma" isimli öyküsüyle Altkitap 2015 öykü ödülünü kazanmış yetenekli bir kalem. 2015 ve 2016 yıllarında iki farklı öykü dosyasıyla Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödüllerinde dikkate değer bulunmuş. Çeşitli dergilerde adına ve öykülerine sıkça rastladığımız bir yazar. Ben de elimden geldiğince bu ilk göz ağrısını anlatıp yorumlayacağım.

  Kitapta içerisinde kitaba ismi veren öyküyle birlikte on öykü daha yer alıyor. Kitapta yer alan öyküler sırasıyla:  Açık Arttırma, Muz ve Kovboylar, Tilkiler Aç mı Kalsın, Durağan Yolcu, Tekme Tokatlı Şehir Rehberi, Böyle, Ya da, Burada Bir Yerde Olmalı, Okyanus Sesi, Yalandan Kim Ölmüş Ltd Şti, Yer Yarıldı Yerin İçine Girdi.  Özellikle paylaşmak istedim isimlerini, öykülerin çok ilgi çekici başlıklara sahip olduklarını düşünüyorum. Öykü okumalarında uzun süredir yer veremesem de gerek kitabın isminin çekimi ve gerek çevremden aldığım duyumlar ile elime almaya karar verdim kitabı. Başlayalım bakalım neler var konuşalım bu ince ama vurucu öykü kitabında.

  Öncelikle dil ve üslup konusuna değinmek isterim ki Mevsim Yenice çok da süslü ve abartılı bir dil kullanmayarak gönlümü fethetti bu konuda. Öykülerdeki dil oldukça duru ve akıcı, üslup olarak da sizi kolaylıkla öyküye adapte edecek bir tavır sergiliyor.

  Öykülerin konuları ve kurgularındaki yaratıcılık beni etkiledi açıkçası, öyküde anlatmak istediğini ilk girişte oldukça güzel bir şekilde saklıyor ve bu saklama kısmını yaparken siz çoktan öyküye tutunmuş ilerliyor oluyorsunuz. O her şeyin ilmek ilmek çözüldüğü yere geldiğinizde ise öykü zaten olağan seyrinde siz fark etmeden sizi satırların arasına katmış akmakta. Dikkatimi çeken bir başka husus da öykülerdeki olayların veya karakterlerin bir kayıp sebebiyle seyretmesiydi. Bu bütün öykülerin kilit noktasını oluşturuyor sanırım.

**Bu kısımdan sonrası kitabı okumayan arkadaşlar için süpriz yumurta sayılabilecek öğeler barındırır. **

  Öyküleri okurken satırlar arasında birçok duyguyu bir arada yaşadım. Kitaba ismini veren öyküde başlangıçta yahu bu adam niye dayaktan zevk alıyor böyle diye şaşırıp yer yer gülerken birden bu adamın aslında neden böyle olduğunu öğrendiğimde adama duyduğum kısa süreli öfke ve ardından gelen acıma falan derken bir öykü içinde en az beş hissi birden aldım. Tilkiler Aç mı Kalsın öyküsünde ise başta gülerek ilerlerken aslında İsmail'in son günlerini sayan bir adam olduğunu öğrenmemle yerimde afalladım. Böyle öyküsü bana kalırsa kitaptaki en karmaşık kurgulardan biriydi, yani bir kadının düşünceleri ve olaylar kopuk kopuk gibi veriliyor görünse de aslında öyle dozlarda size öyküyü aktarmış ki belli bir yerden sonra bu öyküyü yazarken Mevsim Yenice'nin düşünce yapısını hayal etmeye durduğumu fark ettim. Ya da öyküsü, geçen yıllarda okuduğum Etgar Keret'in Kir öyküsüne nazire olarak yazılmış. Etgar Keret seven biri olarak bunu oldukça sevdim. Okyanus Sesi ve Burada Bir Yerde Olmalı öykülerinde benzer diyebileceğim aile bağları çok güzel aktarılmıştı ve beni çok etkileyen öykülerdi.  Yalandan Kim Ölmüş Ltd Şti ise gerçekten çekici bir başlıkla ve konuyla ilerleyen güzel bir serüvendi benim için. Muz ve Kovboylar daha en baştan size Mevsim Yenice'nin kalemi hakkında güçlü çağrışımlar sağlayacak bir kurguya sahip.

**Spoiler bitti**

  Oturup saatlerce anlatmak istediğim 11 öykü kazandırdı bana Mevsim Hanım, eserlerini ve kalemini severek takip edeceğim.
Açık Arttırma öyküsüne ücretsiz şu linkten okuyabilir ve ufak da olsa kalemi hakkında izlenim edinebilirsiniz: http://www.altkitap.net/acik-artirma-altkitap-2015-oyku-seckisi/

3 Mayıs 2020 Pazar

Orta Sınıf Yeni Proletarya Olursa - Milenyum İnsanları

Özlem Ekici

   James Graham Ballard, 1930 Şanghay doğumlu İngiliz bilimkurgu ve transgressif kurgu yazarıdır. Pearl Harbor baskınıyla beraber 1942 yazından savaş bitimine kadar tutsak kalmış; savaş, tutsaklar kampı ve atom bombası gibi şeyleri ilk elden gözlemlemiştir. 1946’da İngiltere’ye yerleşmiş ve Cambridge Üniversitesi’nde psikiyatri eğitimi görmüştür. Kısa süre Kanada’da Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde de bulunmuştur. Yazarlık kariyerine kısa öykülerle başlamış, "Prima Belladona" adlı ilk öyküsü 1956’da Science Fantasy dergisinde yayımlanmıştır. Post-apokaliptik bir eser olan ilk romanı The Drowned World ise 1962’de yayımlanmıştır. 1984’te yayımlanan Güneş İmparatorluğu’nda savaş deneyimlerini kurgulamıştır. Eser, Guardian Edebiyat Ödülü ile James Tait Black Ödülü’nü kazanmış, Booker Ödülü’ne ise aday olmuştur.

   “1939-1984 arasında İngilizce yayımlanan en iyi 99 eser” listesinde Sınırsız Rüyalar Diyarı adlı eseri yer almıştır. Bazı eleştirmenlerin Calvino’ya benzetmesine şaşırmadığım yazarın eserlerinde Borges’ten de izler görülür.

   J.G. Ballard’ın suç üçlemesinin son kitabı Milenyum İnsanları’nı yenik doğmaya mahkum bir devrim öyküsü olarak kurgular. Tıpkı 19.yüzyılın Paris komünü gibi. Ama roller değişmiş devrimin öncülüğünü yeni proleterya yani orta sınıf almıştır."...yeni bir devrim gerçekleşiyordu; öyle alçakgönüllü ve iyi huylu bir şeydi ki hemen hemen kimse farkına varmamıştı" sözleriyle açılan kitap umursamaz, robotlaşmış kamusal alan karşısında var edilmeye çalışılan yeni bir ütopik çabayı konu alır. Bir taraftan toplumsal değişim talebinin ayartıcılığı, sistemin her zamanki bastırma tedbirleri ve diğer taraftan günümüz dünyasında El Kaide tipi grupların sergilediği amaçsız şiddetinin sorgulanmasına yer verir. Ballard son 30 yılda yinelediği gibi soluğunu ensemizde hissettiğimiz birçok yakın gelecek tablosu oluşturur. Baskıcı olmayan her ütopya gibi ikircikli ve insan denilen tuhaf şeyin derin iç uzayını kaplayan tüm aydınlık ve karanlık yönlerini yansıtarak bunu yapar.

   Milenyum İnsanları, Kokain Geceleri ve Süper Kent ile birlikte bir ideoloji olarak elimizde yalnızca tüketicilik kaldığında neler olabileceğini inceleyen detektif romanları üçlemesinin sonuncusu. “İnsanlar yaşamlarındaki en ahlaki seçimin bir sonraki arabalarının rengi üzerine olduğu gerçeğine çok içerliyor,” diyor Ballard tahripkârca. “Elimizde kalan yalnızca kendi psikopatolojimiz. Bu sahip olduğumuz tek özgürlük -tehlikeli bir durum bu.”

Milenyum İnsanları, Heathrow Havaalanı’na yapılan ve üç kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırıyla başlar. Romanın önermesi şudur: “Orta sınıf yeni proletaryadır.” Ballard’ın bir başka gated1 topluluğu olan Chelsea Marina sakinleri, okul ücretlerinden, özel sağlık giderlerinden, gizli vergilerden ve parkmetrelerden o kadar bıkmışlardır ki, toplumsal sorumlulukların ve tüketim kültürünün kendi kendini dayatan yüklerinden soyunmaya başlarlar. Anlatıcı psikolog David Markham gibi diğerleri de karizmatik çocuk doktoru Richard Gould tarafından orta sınıf metropolünün sembollerine -Ulusal Film Merkezine, BBC’ye, Modern Tate Galerisine- saldırmaya ve sonra da banliyölere yönlendirilirler.

Ama bu orta sınıf isyancıları, kendi ezilmişlik iddialarını kendileri ne kadar ciddiye alıyor? Kitapta, bir noktada, Chelsea Marina sakinlerine sokaklara Japon film yönetmenlerinin isimlerinin verilmesi teklif ediliyor, ama bu fikirden “mülk değerlerinin zarar görebileceği” endişesiyle hemen vazgeçiliyor…

Bu kitap da, Ballard’ın diğer kitapları gibi, sapkın altüst oluşlarla ve huzur kaçıran paradokslarla dolu -“Şiddeti huzur dolu bir gösteriden daha fazla kamçılayan bir şey yoktur” ya da “Eğer hedefin küresel para sistemi ise bir bankaya saldırmazsın. Yanı başındaki Oxfam’a2 saldırırsın,” gibi.

   Roman "...ama aslında başka bir zamanı düşünüyorum o anda, Chelsea Marina’nın gerçekten bir vaatler ülkesi olduğu kısacık dönemi; genç bir çocuk doktorunun halkını özgür bir cumhuriyet, sokak işaretleri olmayan bir şehir, cezaları olmayan olaylar ve gölgesi olmayan bir güneş yaratmaya ikna ettiği o kıssacık zamanı düşünüyorum" sözleri ve geleceğe yönelik bir dönüşüm çiçeğinin filizlenen ilk tomurcuklarıyla biter. Bittiğinde acı bir tat bırakıyor sizde.


21 Nisan 2020 Salı

Calvino Tarot Bakarsa! - Kesişen Yazgılar Şatosu

Özlem Ekici

  Italo Calvino kitabın başında uzunca bir önsöz ile yazım sürecini anlatmış. Tarot kartlarıyla ilgilendiği bir dönem kimi kartları rastgele sırayla önüne açıp onları hikayeleştirerek bu kitabı oluşturmaya başlamış, daha güzel bir şekilde anlatmış bunu ama kısaca böyle diyebiliriz. Kitabın özel bir yerinin olmasını sağlayan durum da bence bu yazılış süreci.

  "Tarotla ilgilenmeyen biri için hiçbir şey ifade etmeyecek bir kitap..." hissiyatı almış olabilirsiniz, ben de bundan korkuyordum ancak Calvino, kendisinin de tarota karşı çok özel bir ilgisinin ve hatta tarotla ilgili pek bilgisinin olmadığını da anlatmış kitapta. O sebeple böyle bir fikire kapılmadan okuyabileceğimiz konusunda bizi de rahatlatmış. Birçok hikayede bir kartın anlamı değil, kartın üzerindeki desenin arka planındaki orman vb; örneğin bir karttaki şövalye karakteri değil de o şövalye karakterinin elindeki kılıç ya da şövalyenin arkasındaki bir dere hikayede kullanılırken kartın esas anlamı olan soyut kavram hikayenin içinde hiç kullanılmadan geçilmiş. Muhtemelen tarota ilgisi olanlar daha çok keyif alacaklardır lakin ben gibi ilgisi ve bilgisi olmayanlar bazı yerlerde üzerinde ayrıca durulan belirli kartların tarot falındaki anlamını öğrenmek için internetten kartı araştırabilir.
Öyküler birbirinden bağımsız gibi görünse de birinin bittiği yerde diğeri başlayabiliyor veya ortak öğelere sahip öyküler var. Bu öyküleri sıralı bir şekilde baştan sona okumak gerekiyor, zaten yazarın yolunun bir şatoya düşüşü ve öykülerin nasıl anlatılmaya başlandığı gibi bir girizgah da var ve o girizgahı okumadan rastgele bir öykü okumak da çok sıkıntılı olacaktır.

  Kesişen Yazgılar Şatosu, iki ayrı bölümden oluşuyor. Bu iki bölüm, tematik benzerlik taşıyan iki uzun öyküden oluşuyor.

  İlk bölümü oluşturan ve kitaba da adını veren Kesişen Yazgılar Şatosu, Ortaçağda yolları bir şatoda kesişen bir grup insanın yemek masasında toplanmalarını, konuşamadıklarını fark etmeleri üzerine de tarot kartları aracılığıyla öykülerini birbirlerine sezdirmelerini anlatıyor.

  İkinci bölümü ise, “Kesişen Yazgılar Meyhanesi” isimli öykü oluşturuyor. Bu öyküde de yine bir grup insanın yolları bir meyhanede kesişiyor ve yine konuşamayan insanlar yine tarot kartları aracılığıyla öykülerini sezdiriyorlar. Bu öyküdeki farklılık ise zaman olarak gösterilebilir. İkinci öyküde anlatılanlar Rönesans döneminde geçiyor.

  Kesişen Yazgılar Şatosu, biçimsel olarak da özgün bir yapıt. Calvino öykülerini anlatanların açtıkları kartları da bizimle paylaşıyor ve bu kartlar açılma sırasına göre önce metinlerin yanında sonra da her öykücüğün sonunda toplu olarak bize veriliyorlar.

  En beğendiğim öykü ise "Ruhunu Satan Simyacı" oldu ki alıntılayalım o meşhur konuşmayı:

"Neden korkuyorsun, ruhumuzun şeytanın eline geçmesinden mi?"
"Hayır, ona verecek ruhumuz olmamasından."

  Sık sık öykülere müdahale etmek isteyip bir anda kendimi o öykülerin birinde buldum. İster istemez kapılıp gittim kartların arasına. Tarota da bir ilgim başladı bu kitaptan sonra ama şimdilik bu konuyu askıya aldım. Calvino okumaya devam edeceğimden kesinlikle emin oldum bu eserle birlikte.

  Farklı ve son derece ilginç bir yazım süreci ile ortaya konmuş bir eser okumak isterseniz mutlaka denemenizi öneririm.

Alıntılarla bitiriyorum, iyi okumalar.

"Farklı kuşaklar birbirlerine hep ters bakar, salt anlaşmamak için konuşurlar, mutsuz yaşamalarının ve düş kırıklığı içinde ölmelerinin suçunu hep birbirlerine atarlar."

"Ay, yenik bir uydudur, ama üstün gelen yeryüzü, onun tutsağı durumundadır."


9 Nisan 2020 Perşembe

Calvino'dan Dantel Gibi Dokunmuş Kentler

Özlem Ekici


   Calvino’nun kendi ifadesiyle “Görünmez Kentler, Marco Polo’nun Tatar İmparatoru Kubilay Han’a sunduğu bir dizi gezi notu…” . Çağdaş İtalyan yazınının bu büyük ustası, insan ile nesne arasındaki yaşam kavgasını bu başyapıtında şiirsel bir dille sunar bizlere. Kitaptaki metinler Venedikli Gezgin Marco Polo ve tüm ağırlığı ile dünyanın ve insanlığın üzerine çökmüş bir imparatorluğun başındaki Kubilay Han’ın; görünürde kentleri konu aldıkları, aslında insanı, doğayı, iktidarı sorgulayan konuşmalarından oluşur.

   Anlatılan yerler, her birine bir kadın ismi verilmiş kurmaca kentlerdir. Calvino, anlatıyı göstergeler üzerine kurmuştur ve kitap göstergebilim açısından temel yazınsal yapıtlar arasında yer alır. Yapıtta, diyalektik ikili karşıtlıklar ön plandadır. Göstergebilim hakkında da şöyle bir makale buldum, merak edenleri böyle alalım. Tık tık


   Görünmez Kentler'de zaman ve mekan hem iç içe geçip birbirine karışarak kendine özgü ve aynı zamanda bütüncül bağlamını yaratır, hem de bu bağlam içinde çözünerek kendini bağlamından koparır. Böylelikle Görünmez Kentleri görmeye çalışan okuyucu, hem bunları akıl yoluyla var etmeye çalışırken, hem de görünen/var olan kentleri, birer imge haline getirerek buharlaştırır. Calvino belirli bir kurgu üzerine oturtmuş yapıtını. Marco Polo’nun anlattığı kentler ayrı bir sıra izlerken, Marco Polo ile Kubilay Han’ın felsefi içerikli söyleşileri yine ayrı bir biçimde şiirsel metinler olarak sunuluyor. Benim en sevdiğim kısımlar da bunlardı açıkcası. Kentlerle bağlantısı yokmuş gibi görünen bu metinler aslında kentlerle bir bütünlük oluşturuyorlar.

   “Görünmez Kentler” insanı, yaşadığımız evreni, içsel dünyamızı irdelemeye, sorgulamaya itiyor. Okurdan da katkı bekliyor bir bakıma, yer yer düşünecek, yer yer de gözlerinizi kapatıp hayal edeceksiniz. Yapıtı dilimize Işıl Saatçioğlu İtalyanca aslından çevirmiş. Benim elimdeki Remzi Kitabevinden basımı ve kütüphaneden ödünç aldım, en kısa zamanda da YKY basımını da satın alıp kütüphaneme ekleyeceğim. Özenli, keyifle okunan bir metin. Çevirmenin yapıtın sonuna eklediği İtalo Calvino ve Görünmez Kentler üzerine bizlere aktardığı bilgilendirici çalışması da önemli bir kaynak, bence ilk olarak onları okumada fayda var. Düşünmeyi seven, kolaycılıktan kaçan okur için kitaplıklarında bulundurmaları önemle rica olunur. Özellikle Borges severler mutlaka bir bakmalısınız demeden geçmeyelim.

   Kitaptan birkaç alıntı ile bitiriyoruz.

*Doğru yolu bulmak için kaybolmak gerekir. Labirent, içine giren kaybolsun ve dolaşsın diye yapılır. Ama labirent, o aynı kişiye, yeni bir plan çizmesi ve labirentin gücünü yok etmesi için bir başkaldırıyı da düşündürür. Bunu başardığı takdirde insan labirenti yıkacaktır; onu boydan boya geçen biri için labirent yoktur.

*Kitap bir alan; okur içine girmeli, dolanmalı, belki kendini kaybetmeli, ama belli bir noktada bir çıkış hatta birçok çıkış bulmalı. Kitap, dışarı çıkabilmek için bir yola koyulma olanağı.

*Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmemenin. Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: Cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.

*Ya­şanmamış gelecekler geçmişin dallarıdır yalnızca: kuru dalları. "Bütün bu yolculuklar geçmişini yeniden yaşamak için mi?" diye sordu bu noktada Han. Şöyle de sorabilirdi aslında: "Bütün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?” Şöyle cevap verdi Marco: "Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek.”

*Merdivenli yolların kaç basamaktan oluştuğundan, kemer kavislerinin açı derinliğinden, çatıların hangi kurşun levhalarla kaplandığından söz edebilirim sana; ama şimdiden biliyorum, hiçbir şey söylememiş olacağım sonunda. Zira bir kenti kent yapan şey bunlar değil, kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir.

*Edebiyatın sınırsız evreninde, dünya imgemizi değiştirebilecek yepyeni veya çok eski yollar, üslup ve biçimler açılır önümüzde her zaman... Ama edebiyat sadece düş peşinde koşmadığım güvencesini bana veremiyorsa, o zaman içinde her türlü ağırlığın çözülüp dağıldığı hayallerime gerekli besini bilimde ararım.

*Eğer bir gün kendinin yarısı olabilirsen, ki bunu bütün gönlümle dilerim, bütünlüğü olan beyinlerin sıradan zekâsını aşan şeyleri anlayacaksın. Kendi yarını ve dünyanın yarısını yitirmiş olacaksın, ama geride kalan o yarı, bin kez daha derin, daha değerli olacak. Hatta her şeyin sana benzer şekilde ikiye bölünüp parçalanmasını isteyeceksin, çünkü güzellik, bilgelik ve adalet parçalardan oluşan şeyde vardır.

*Yolculuk yapa yapa farklılıkların kaybolduğunu fark ediyor insan: her kent bütün öteki kentlere benziyor sonuçta, biçim, düzen ve uzaklıkları değiş tokuş ediyor aralarında yerler, 'biçim'siz, ince bir toz bulutu kaplıyor kıtaları.

*Keşke her şey böyle ikiye bölünebilse... Böylece herkes bön ve cahil bütünlüğünden kurtulabilse. Bir bütündüm ben ve her şey doğal, karmakarışık ve anlamsızdı gözümde; her şeyi gördüğümü sanıyordum, oysa gördüğüm bir kabuktu yalnızca.

*Eğer erkek ve kadınlar o kısacık düşlerini yaşamaya kalkışsalar her hayal bir kovalamaca, bir aldatmaca, bir anlaşmazlık, karşıtlık ve baskı hikâyesinin yaşanmaya başlayacağı bir insana dönüşür ve hayallerin atlıkarıncası duruverirdi.

*Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiğin yanıttır.

*Anlatıya yön veren şey ses değil, kulaktır.

*Bellek denen şey çok zengin: Sürekli yineler göstergeleri, yineler ki kent var olmaya başlasın.

*Başka yer, negatif bir aynadır. Yolcu sahip olduğu tenhayı tanır, sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek.

*Kentler vardır, yıllarla ve değişerek arzuları biçimlemeyi sürdürürler; kentler vardır, ya arzularca silinir ya da arzuları siler, yok ederler.

*Kentlerle ilişkimiz rüyalarla olduğu gibidir: hayal edilebilen her şey aynı zamanda düşlenebilir, oysa en beklenmedik rüyalar bile bir arzuyu, ya da arzunun tersi, bir korkuyu gizleyen resimli bir bilmecedir. Kentleri de rüyalar gibi arzular ve korkular kurar; söylediklerinin ana hattı gizli, kuralları saçma, verdiği umutlar aldatıcı, her şey başka bir şeyi gizliyor olsa da.

*İki yolu var acı çekmenin: Birincisi pekçok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.

KENTLER VE ANI 1 – DIOMIRA
“İnsan oradan yola çıkar, üç gün hep doğuya giderse, Diomira’da bulur kendisini.”
KARINA PUENTE ITALO CALVINO’NUN GÖRÜNMEZ KENTLER’İNİ İLLÜSTRE ETTİ

27 Mart 2020 Cuma

Aristoteles'ten Sanat Dersi "Poetika"

Özlem Ekici


   Bu kitap hakkında söylenecek ve söylenmesi gereken çok fazla şey var lakin çok kıyıda köşede kalmış bu eser. Benim için de öyleydi ta ki Umberto Eco'nun eşsiz eseri olan Gülün Adı'nı okuyana kadar. Adını ilk kez orada duymuş ve bir gün okuyacağım diyerek not almıştım. Sonunda elime alıp okudum ve neden bu zamana kadar okumadığıma anlam veremedim.

   Kitaba gelecek olursak Aristoteles'in şiir sanatı üzerine söylemlerini ve kuramlarını anlattığı bir eser. Ona göre bütün sanatlar birer taklittir. Şiir de bir sanat eseridir. Bu nedenle şiirin de bir taklit sanatı olduğunu ifade etmektedir. Aristoteles’e göre şiir sanatını ortaya çıkaran iki doğal neden vardır; birincisi taklit etme, ikincisi taklitten hoşlanmadır. Taklit insanların bilme, öğrenme arzularından kaynaklanır. Bu nedenle insan doğası gereği devamlı olarak bir şeylerle benzerlik kurmaya, taklit etmeye çalışarak bilme, öğrenme arzusunu gidermeye çalışmaktadır. İnsan, taklit ederek doğada ilk bilgilerini elde etmiş olur. Bu bilgileri elde etmiş olma arzusu ona büyük bir haz verir. Ona göre sanat yapıtları karşısındaki yaşantılarımız bunu kanıtlamaktadır. Sanatın amacı; nesnelerin dış görünüşünü değil, iç anlamını göstermektir. Aslında sanatın biçimi gerçeğin taklididir. Fakat bu taklit, taklit edilen nesnenin birebir kopyası olmak durumunda değildir. Aristoteles’e göre bir taklit gerçekte var olan bir nesnenin taklidi olmak durumunda da değildir. Onun için anlatılan bir olayın gerçekleşip gerçekleşmemesi önemli değildir. Çünkü ona göre bu tarihçilerin işidir. Aristoteles’e göre her bilgi ve her sanat bir taklit etmedir.

   Aristoteles’in sanat konusundaki düşünceleri şiir konusunda da geçerlidir. Onun için şiir de bir sanattır ve tüm sanatlar gibi taklit eder.

   Aristoteles’in şiir sanatı üzerine düşüncelerini incelediğimiz Poetika adlı eserinde ele alınan konulardan en önemlisi, sanatın bir taklit olduğudur. Bu taklit sanatından kastı, insana ait bir eylem olduğu fikridir. Aristoteles, Platon’un mevcut sanat, ideaların yansıması olan duyulur alanın bir yansıması olmak bakımından silik ve değersiz bir kopya niteliği taşır ifadesini benimsememektedir. Çünkü Platon’un, sanatı sadece basit bir kopya ya da ideaların sönük bir yansıması olarak görmesi sanatın tüm boyutlarını gözden kaçırmasına neden olmuş. Aristoteles ise sanatı daha geniş bir çerçevede ele alarak sanatı tüm boyutlarıyla incelemiştir.

   Sonuç olarak eğer sanat ve şiir üzerine farklı bakışlar görmek istiyor ve daha önce Aristoteles hiç okumadıysanız, mutlaka bakmalısınız. Sakin sakin okuyun, her düşüncenin ardını sorgulayın. Zira müthiş düşünceler içeren bir yapıt.



Kitaptan Alıntılar:

*İster bir sanatçı yetisi, isterse alışkanlığa dayanan bir ustalıkla olsun, bazı sanatlar renkler ve figürler aracılığıyla taklit eder. Bazı sanatlar ise ses aracılığıyla taklit eder; buna göre de bütün adı geçen sanatlarda genel olarak taklit, ya ritim ya söz ya da harmoni aracılığıyla gerçekleştirilir.

*Şiir sanatı, ozanların karakterlerine uygun olarak iki yön alır; zira, ağır başlı ve soylu karakterli ozanlar, ahlakça iyi ve soylu kişilerin iyi ve soylu eylemlerini taklit eder; hafifmeşrep karakterli ozanlar ise, bayağı yaradılıştaki insanların eylemlerini taklit ederler.





Özlem Ekici, Personal Blogger Templates | Blog aa

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Bütün Hakları Saklıdır | Copyright © | 2016 - 2025