Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!
ÖZGÜRÜZ(?)
"Ben özgürüm!" diyebiliyor musunuz? Özgür değilsiniz. Sadece zincirleriniz uzun.
2 ARALIK 2016
Oyuncağımı Benden Almayın!
Toprağını kaybetmiş bir dünya, yeşilliği solup gitmiş bir orman, yıldızları sönmüş bir gökyüzü... Tüm bunların bir farkı var mıydı oyuncağını kaybetmiş bir çocuktan? Ve 'mutluyum' dedim geceye. 'Ben mutluyum. Bu sefer mutluluğumu benden alamazsın.'
1 Ocak 2017
BEN
âcizliği bu kadar âşikârken başı kumda olanlar.. hey ! sen, siz, onlar..! perdelerin arkasına gizlenenler ! ben sizi görüyorum.
7 Temmuz 2017
Dönüp Dönüp Başa Sarmanın Dayanılmaz Ataleti
Çok güzel metinler okudum sanat, edebiyat adına. Çok güzel müzikler dinleyip, çok güzel resimler izledim uzun uzun. İnsanın ürettiği her şeyin önemli olduğuna her zaman inanmaya devam ettim.
20 Aralık 2016

19 Ocak 2018 Cuma

Paradoks #2

Özlem Ekici

    Bilgilenirken düşüncelere boğulmanın sırası geldi. Paradoks örneklerine devam edeceğimiz bu yazıda daha da işler karışacak gibi görünüyor. Eğer ilk yazımızı okumadıysanız şuradan bir tıkla gidip okuyabilirsiniz.

Paradoks #1 (Nedir, Örnekler)

   Şimdi gelelim bu bölümdeki paradokslarımıza, öncelikle dikkatli okuyalım ve ardından düşüncelere dalalım. Ayrıca paradoksal göz yanılmalarının olduğu resimlere de dikkatli bakalım. :))

Zamansal Paradoks:

   Bir gün bir yetimhaneye bir kız çocuğu bırakılır. Yetimhanedekiler bu çocuğa Jane adını verirler ve büyütürler. Jane, bir gün okulda Jim adlı bir adamla tanışır, aşık olurlar; fakat sonra tartışır ve ayrılırlar, ancak Jane hamiledir. Çocuğu doğurur ancak aynı akşam birisi hastaneye girip çocuğu çalar. Jane ise çok hastalanır ve tek çare olarak doktor, Jane'i kurtarmak için onu bütünüyle erkeğe çeviren bir operasyon yapar. Jane, Jim adını alır.
   Bir gün barda birisiyle kavgaya girişir ve dayak yer, barmen yanına gelir ve der ki, "Bu zamanda mutlu değil gibisin, benim bir zaman makinem var, geçmişe gitmek ister misin?". Jim geçmişe gider ve orada Jane adlı bir kızla tanışır, aşık olur ama sonra ayrılırlar. Bir gün Jane'in bebeği olduğunu öğrenir, gizlice gidip hastaneden çocuğu çalar ve zaman makinesiyle daha da geçmişe giderek onu bir yetimhaneye bırakır. Daha sonra zaman geçer ve birkaç iş değiştirdikten sonra barmen olur. Bir gün dayak yiyen Jim ile karşılaşır ve yanında gidip der ki: "Bu zamanda mutlu değil gibisin, benim bir zaman makinem var, geçmişe gitmek ister misin?"

Kafalar karıştı gibi, değil mi? :))


Kayıp Para Paradoksu:

    Üç genç bir otele girer ve orada bir gece kalmak isterler. Otel sahibi toplamda 30 TL istemektedir. Gençlerin her biri eşit olacak şekilde 10 TL verir ve odalarına çıkarlar. Otel sahibi daha sonra o hafta için yaptığı özel indirimi unuttuğunu anlar ve gerçek fiyatın 30 TL değil 25 TL olduğunu hatırlar. Bunun üzerine gençlerin yanına giderek 5 TL geri vermek ister, ancak bu 5 TL'nin nasıl 3'e bölebileceğini bilmediğinden 2 TL'yi cebine koyar ve kalan 3 TL ile her bir gence 1 TL verir. Hesap edildiğinde gençlerin her biri 10 TL yerine bu sefer 9 TL vermiş oluyorlar, böylece 3 genç de toplamda 27 TL vermiştir, ve otel sahibin cebinde de 2 TL bulunmaktadır, bu da toplamda 29 TL eder. Toplamda 30 TL olması gerekir iken, bu 1 TL nereye kaybolmuştur?

Beynimiz ayran oldu be Levla! :)))


Dikotomi Paradoksu:

   A kişisinin, d noktasına gitmesi gerektiğini hayal edelim. Fakat d'ye gitmeden, önce d'ye olan mesafenin yarısını gitmek zorundadır. Fakat d'ye olan mesafenin yarısını gitmeden önce bu mesafenin çeyreğini gitmesi gerektir. Daha sonra çeyreği gidebilmek için sekizde birini gitmesi gerekmektedir; bu böyle sonsuza kadar devam eder. Sonuç olarak A kişisinin sonsuz sayıda mesafe gitmesi gerekir. Yani ortada her zaman gidilmemiş bir mesafe olacaktır. Ortada gidilmemiş yol olduğu sürece hareket başlamamıştır demektir.

   Bu seride bir sorun daha vardır; her ilk mesafe aralığı ikiye bölünebileceği için gidilmesi gereken belirli bir ilk mesafe yoktur. Böylece bu yolculuğun bir başlangıç noktası yoktur, yani yolculuk başlayamaz. Yolculuk yoksa, hareket yoktur.

Oooo... Pısssss... Uçtu beyin, uçtu! 

Avukatın Paradoksu:

   Hukuk fakültesini bitiren genç, ülkenin en ünlü avukatının yanında staj yapmak için başvuruda bulunur. Avukat gence tek şart ileri sürer: "İlk davandan elde ettiğin bütün parayı bana vereceksin". Anlaşma imzalanır ve iki yıl beraber çalışırlar. Tam staj bittiğinde genç anlaşmayı haksız bulduğunu, ilk davadan kazandığı parayı ona vermeyeceğini açıklar. Avukat tazminat talebi ile mahkemeye başvurur.

Hakimin kararı ne olmalıdır?

İki davalı duruşmada hakimin karşısına geçtiğinde avukat şunu söyler:

"Sayın yargıcım, bu davayı uzatmaya gerek yok; çünkü eğer ben kazanırsam zaten parayı alacağım, eğer kaybedersem yine alacağım, çünkü anlaşmamıza göre o ilk davasından kazandığı parayı bana verecek."

Hakim tam avukatı haklı bulacakken bu kez genç avukat söz alır ve şöyle der:

"Sayın yargıcım, evet avukat haklı, bu duruşma gerçekten gereksiz, ama benim lehime; zira eğer ben bu davayı kazanırsam zaten ona bir şey ödemeyeceğim. Eğer kaybedersem, anlaşmamıza göre ilk davayı kaybettiğim için ona yine bir şey ödemeyeceğim."

Kral Paradoksu:

Kral ülkenin yalancıları arasında bir yarışma açtı. "İşte bu yalan!" diyebileceği bir yalan uydurana bir küp altın vadetti. Yalancılar akın akın saraya gelip yalanlarını söylediler, fakat yalanlar ne kadar akıl almaz olursa olsun kral hep "Olabilir, niye olmasın..." gibi cevaplar veriyordu. Böylece hem eğleniyor, hem de bir küp altından olmuyordu. Derken kahramanımız elinde boş bir küple huzura çıktı ve konuştu:
"Rahmetli dedeniz bir savaşa çıkacaktı, ancak o günlerde hazinede yeterli para yoktu. Dedeniz dedemden bu küple bir küp altın borç aldı ve "Bu borcumu torunum torununa ödeyecek." diye söz verdi. Şimdi, dedenizin borcunu bana ödemeniz için buraya geldim."

Kral, "İşte bu kuyruklu bir yalan!" deyince adam, "O halde ödülümü alayım," dedi.

Kral, "Imm şeyy doğru da olabilir" deyince adam, "O halde borcunuzu ödeyin" dedi.

Ben de altın istiyorum! Ben de! :)))


Timsah Paradoksu:

Timsahın biri Nil kenarında çamaşır yıkmakta olan bir kadının bir anlık gafletinden yararlanarak onun çocuğunu yakaladı. Kadın çocuğunu geri vermesi için timsaha yalvardı. Timsah, "Çocuğuna ne yapacağımı doğru olarak tahmin edersen, onu sana veririm, aksi halde onu yerim," dedi.
Kadın, "Ay! Yavrumu yiyeceksin," diye bir çığlık attı. Timsah, "Pekala" dedi, "Artık onu sana veremem, çünkü böyle yaparsam sen yanlış tahminde bulunmuş olursun. Halbuki sana yanlış tahminde bulunursan onu yiyeceğimi söylemiştim."
"Tam tersine," dedi kadın, "Yavrumu yiyemezsin, çünkü onu yersen doğru tahminde bulunmuş olurum ve doğru tahminde bulunduğumda onu bana vereceğini söylemiştin."



Devamı bir sonraki yazımızda... Hoşça-kalın...

17 Ocak 2018 Çarşamba

İNCE ZAR #11.2.15

Özlem Ekici


         Duygular her insan da farklılık gösterir.Kimisinin denize kıyısı vardır ama bir türlü açılamaz,kimisinin karanlık bir odası vardır hep oraya gizlenir,bazılarının ise ipince bir zarla kaplıdır duyguları.Her söz bir iğne gibi dokunur o incecik zara.Hiç düşünemez o sipsivri sözler zara dokunurken.Çünkü söz ağızdan bir kere çıkınca durdurulması imkansız bir hal alır.

         Ruhun derinliğinde yatan uykusuz bir kabulleniş ise görür görmez bu hisleri hemen içeriye alabilir.Bazı kapıları aralık bırakır insan,yalnız kalmamak için.Ancak yanlış bir adım atan,körebe diye hayat oyunu oynayan insanları alır içeriye.Gözlerini bağlamış,tüm dünyaya susmuş o insanlara açık kalır o kapılar.Çok kez hislerden uzaklaşmış ve kendince bir yalan uydurmuş,o yalanla büyüyen insanlarla karşılaşırsınız o kapıda.

          İnsan ruhunu gizlememelidir,ne de duygularını. Denize kıyısı olan insanlar her duygusuyla yüzleşemez bu yüzden yüzdüremez açık denizlerde rahatça.Karanlık bir odaya duygularını hapseden insan da ölümü daha kolay kabul eder hale gelir.Çünkü herkesten bir adım önde gider ölüme doğru.Kimse karşı çıkmaz bu duruma.Bu kadar kendini düşünen insan arasında dünya mutluluğunu düşünen bir insanı çok önemsemez kimse.

          Bir zar koymak duygulara,eve güneş girmesin diye perde koymak gibidir aslında ama.Her ne kadar kaçılmışsa da o eve illa ki bir güneş ışığı girer.Perdeler tozlanır kendi kendine.Güneş ışığı o kadar güçlenir ki bazen hiç görmez o perdeyi.Zar da öyledir ya.Duyguları korumak isterken de daha da yaralar.İncecik bir zarla kaplanmışsa duygularınız,belki de 3 adım ötesi bile daha zor gelebilir.Çünkü hakkedilen gibi olmaz her şey.

          Ve büyüyüp yol alınca,akış içinde akınca,her şey kendiliğinden kendini bulur.Tüm kopmuş parçalar birbirini bulabilir.Oyunlar düzene girer,düzenden bir başka yol çıkar karşına.Yollar seni yollara,yıllar seni zamana karşı ayakta tutar.


11 ŞUBAT 2015


23 Aralık 2017 Cumartesi

YALGISIZLIK ATALETİ

Özlem Ekici


   Herhangi? Herhangiye saplandım kaldım. Bir ölünün aortunu bulamayışla mı oldu bu olagelen hal ya da bir kar artığı kire bulanmış sakal izlerinin dip bucak köşesizliğinde miydi arayışımın anlamsızlığı?

   Karartılı hüzünsen yağmurları böyle sevimsiz yüz çarpışlarla sevdiğimi kimseden duymadım. Hatta herhangi ’den dahi. Ve “dahi” en uzak sarı dişli roman sayfasında dahi tanımadığımdı.

   Bir bilgisizlik hükmüyle kahvecinin tabiriyle ancak ve ancak “öğrenci”. Öğretemediği ve örtemediği hatta öğrenemediği bir yeşil yaprak damarının çiğ bulaşmış jilet iziyle. Çünkü bir çakmak kadar kördü karanlığımız ve ölü fahişelere yalnızlığı anlatamamaya kadar yürüyordu kahkahalarımız.

    Oysa zaman zaman göz içlerimizin ortasına kan oturuyordu ve talasemi ölümler düşlüyorduk çok dumanlı susuş içlerinde. Yal- ‘dan yan- ‘a geçiş arzularını biriktirmeliydik diye diye “-gibi” ölümsüzlükleri örnek alamıyorduk. Oysa ne çok güzel geliyor ecnebi harflerle yontulmuş masalarda adını adını, sanını ve göğünü bilmediğin kahveler içmek. Çünkü ecnebi harflerle yontulmuş garsonlarla göz göze bir demli çay istemek pek bir ayıp kaçardı. Belki soğuk kuruyemişçi dükkanında bu istek çokça âli olabilirdi, hatta devleti kurtarırken dahi ama öyle olur olmaz ortalıkta bir soba kokusunu özlemek ve demli çay söylemek pek bir ayıp kaçardı sevgililiğe. Sevgililik ki, bir, ‘birlik’ elde etme çabasından ziyade –işmek ekinin yerine getirilme serüveninin mecburi istikametidir ve ikametgâh adresinin her kemirilen ruj izi sonrası değişimidir bir başka siyah taksiyle. Ki heybetli olmaktan ziyade bir şairsizlik yağmurunun yüzüne dokunmasıdır taksinin aralanmış camından ve bilhassa gece yarısı sonrası, bu evvel gidişememe sancısının ve didişme bitkinliğinin.

   Herhanginin sonrasını düşünmek olmuyor. Seyr ü sefer diyor çokları bu Neptün bulanıklığına, büsbütün kandırmaca geliyor göz ardı boşlukları. Bir ülser gecesine yal- ‘ı “yalnızlık” ile tamamlayarak yollanmak kâfi gibi geliyor çok zaman. Çünkü kefalet ödemek bir bana müşkül gelmiyor bir de saçım ve sakalım rulo olmuşken kül birikintisiyle, kül birikintisine. Yadsımaktan ziyade yatmayı yeğliyorum bir kâbusun dehşet hazzına koşar ayak sürüklenerek. Çünkü zaten dizaynlarımda iz suskunlukları haylice fazla ve hatta acıyacak bile demiyorum.

   Ama fecri görmeden, kirpik uçsuzluğumla emzirdiğim karanlık, tükenmeden hemen önce, yal- ‘ı “yalgısızlık” ile tamamlamak daha bir damar dolusu kan hükmünde (yalgısızlık ki yalnızlığa sürülmüş yaşlı forsaların kırbaç yazgılarına hapsolmuş handikaptır) 

-Bir dakika! Dur şimdi burada. Sobayı tutuşturmamız lazım. Bak camlar buğu yapmaya başladı.

-Boş versene sobayı. Bak ne dedi adamın teki, “gülleri ne kadar yakından sularsan o kadar dikensiz olurmuş”

-Söylesene nerede ne zaman bir gül suladın da bu pek eskimiş pek bayağı romantizmi –ki sığ bir kayalığa vurmuştur bu saçmasalaklık- durup durup gevelersin! Ateşi ver soba sönmüş!

-Ne bekliyorsun ki geviş getiren hayvanların etine ağız suyu dökerken...

-Bi’  b.k beklemiyorum ısınmaya çalışıyorum sadece! Şurada şu ölü çay dolusu susamaz mısın?

-Tamam. Susuyorum. Al ateşi. Yalnız bu siyasi mecmuayla tutuştur bari sobayı.

   Susmak, bir ölüye boylu boyunca biçilmiş en incisiz kaftan. Boyundan büyük gelmesine aldırış eden olmamalı. Ancak ahkam kesilir böyle susuşla bürünenlere. “Ölmek değildir ömrünün en feci işi/müşkül odur ki/ölmeden evvel ölür kişi” deyimlemeleri ancak bir baygın kavuna yaraşır. Çünkü susmayı yeğlememiştir kanlı canlı eni konu tamamlanmış bir şiir. Ki bu noktada “yazgısına boyun eğmek” en hovarda tabirdir. Ama yine de susuyorum. Öyle içli içli ete sulanırken gözlerin.

   Hayır! Ağır geliyor! Susamıyorum. Gittikçe sarmalanıyor içimde rutubetli bir kapıya, bu divan şairsizliklerinin bir rahat ve çok yanı şaraba bulanmış “hilal kaşlı” sevgililer uğruna oturdukları divanın en yağlı kısmından hazır ettikleri “ışk”

-Bari bir şeker ver de kanayım, kandırayım, hatta bulut pembesi çokça pamuğa yalıtılmış, bir şekerimsi olursa en iyisi. En mendebur çocuk bile kandırılabilir bununla. Ki kanarım be dahi. Bakma sakalımın gözüme battığına. Daha dün bilyelerimi kaptırdım kum ağızlı bir oyunda pantolon askılı o çocuğa.

-Tutuşmuyor lanet soba! Piç ettin ısınmaya çalışmamızı. Çay söyle bari!

-Tamam. Söylerim. Ama sen de şunu söyle bana, bak kendimi sana anlatma çabam çayın demi kadar sahici ve bir iç bulanıklığı kadar berrak. Şimdi, şurada, şu sefil kahvede, tüm karıncalanmış kırık şekerler hatırına söylesene -hem belki de en belli olacak yalan benimkisi ya- söylesene……

-Yaktım sonunda lanet sobayı! Üşüdüm lan adamakıllı. Şekeri uzatsana.

   Bir emperyal otel kadar ağız burukluğu susuyorum yeniden. Sahiden anlamıyormuş numarası yapıyor olamaz. İmkân yok buna. Öyleyse ben haddimden fazla mı susuyorum? Ya da haddimden fazla mı anlatıyorum? Evet, evet! Haddimden çok fazla anlatıyorum. Ve söyledikçe bu söyleyedurduğum kelimesizlikleri, bütün değersizliğini beş milyar kat daha arttırıyor. Ki beş rakamını neredeyse sevmem hiç! Yedi’yi seviyorum galiba. Ama ne önemi var ki? Tabi ki de hiçbir önemi yok. Burada bunları anlatmamın ve dehşet derecede soğuk olmasının ve yağmurun önemi yok hatta hiçbir kıymeti yok.
-Bir dakika! Ne yani? Şimdi burada böyle oturmamın hiçbir kıymeti yok mu? Nasıl ya? Ben sahiden bu lanet soğukta ve lanet acı çayı içmemin pek bir kıymetli olduğunu düşünmüştüm. Yoksa düşünmemiş miydim? Tamam düşünmemiştim. Ama şimdi düşünüyorum. Tamam, doğru söylüyorsun, kandırmayacağım. Hiçbir kıymetim yok burada bunları söyleyip – bunlar ki pek bir amaçsız oysa benim için dehşet şekilde acıklı- midemi daha da leş hale getiren çayı içmemin ve ölü teknelerin ve soğuğun ve yağmurun. Dur ama! İşte tam burada. Bir şey söyleyeceğim. Hatta bir isim vereceğim. “S..” neyse söylemeyeceğim. Söyleyince o da kıymetsiz kalabilir. Öyleyse susacağım. Ama. Bu sefer. Bir saniye. Ya da neyse. Hayır! Susamayacağım. Farkındayım.

-Neyin? Kendinin mi?

- Hayır, değilim.

-Lanet mi?

-Değil.

-Neyin farkındasın o zaman lanet çocuk! Hiçliğin mi?

-Değil.

-Of! Ne o zaman söyle artık! Neyin farkındasın!

-Dur bir dakika.

-Çay söyle o zaman.

- Bak burası, işte tam şu serçe parmağımın altı, çok acımıştı bir keresinde. Uzun uzun acısını çekmiştim yaz gecesi boylarınca. Ama kimseye inandırmamıştım biliyor musun denizde, tam bu serçe parmağımın altına, zıplayan bir balık çarptığını ve balığın kırmızı kanatları olduğunu. Sonra acıdığını da. İnanmadılar zaten. Ama gerçekten acıdı. Hep orası acıdı. Hatta yaşlandığımda bile. Bak yine aynı yer, işte tam burası, kırıldı. Ben suçu balıkta buluyorum. Çünkü o balık zıplayan kırmızı kanatlı balık, bu serçe parmağımı bu kadar kırılgan yapmasaydı, yaşlanınca öyle kolay kırılmazdı belki de. Suçu kime atacağımı bilemiyorum bu sefer. Bak yine tam burası acıyor. Balık yüzünden. O balık çarptığı zaman çizgili şortum vardı üzerimde ve kırmızı çizgileri aynı balığın kanatları gibiydi. Ama bunu da söylemedim kimseye biliyor musun

-Bilmiyorum!

- İçimde sayıklayan, çok garip bir yerde, bir şarkı var, karanlıkta sakladığım, suskun hüzünleri deşeleyen hem de hiç dehşete düşmeden. Bak işte tam şu anda, kışın orta yerinde içime hazin bir akşam sokulduğunu söylemeliyim sonra yine ne kadar üzgün olduğumu sonra yine ne kadar üzgün olduğumu sonra yine ne kadar üzgün olduğumu….

-Lanet konuşman daha ne kadar böyle devam edecek?

-Tamam. Sobanın yanına ısınmaya gidiyorum.

    Ellerim, hayli şahit hayli tanıklıksız, hayli çirkin ve hayli beyaz bir el tutuşmasız ellerim hayli giz kapaklı, hayli üşümeli, hayli korkak. Önce pervasızsa bir sıcak yüze koşan sonra birdenbire bir kitaba-herhangi- ulu orta dalan ellerim, hayli kırılgan hayli yakışıksız hayli yalgısız hayli kelime bazlı hüzünbaz hayli tren camı, hayli kar kiri birikintili, hayli yağmursuz, hayli kedi yüzsüz ellerim ısınıyor sobanın boğuk karanlığıyla. Kül tablası olmayan bir masaya olabildiğince sahiplenmeden ve bir o kadar bağır çağır ağlamak sustuğumu belli etmeden.


28 Kasım 2017 Salı

Beytepe Yolları ve Ankara

Özlem Ekici

  Uzun süredir sessiz bir şekilde bir köşeden izlediğim blog dünyasına geri gelmeye çalışıyorum. Sanırım bu yazı ile tekrar geri gelmiş bulunuyorum. Öncelikle sizler için Ankara'dan sonbahar-kış manzaraları getirdim. Yazının devamında yer yer size göstereceğim ve her ne kadar soğuk bir havası olmasına rağmen görülmeye en değer zamanlarının sonbahar ve kış olduğunu göstermeye çalışacağım. 



  "Peki bu kadar vakit yokken neler yaptın?" Bu sorunun cevabı çok basit, yeni bir ortama ayak uydurma çabası içinde okumaya çalışıyordum. Abartmıyorum, ben bir Eğeli olaraktan iliklerime kadar donuyorum -üstelik daha kar yağmadı. Okula gelirsek bol bol İngilizce dersleri arasında programlama ve tasarım ile ilgili olan uğraşlarıma elektrik ve elektroniği de koyaraktan fazlasıyla yoğun bir yaşam rutinine başladım. Neyse ki hazırlık okumak sizi bölüm okumaktan bir nebze daha az yorduğu gerçeğini var sayarsak istediğiniz gibi çalışma şansına sahip olabiliyorsunuz. 



  Bol bol kitap alıyorum, lakin okumaya vakit bulabildiklerim fazlasıyla az. Bir yandan bilimsel ağırlıklı bir kitap, bir yandan edebi ağırlıklı bir kitap okumaya çalışmak oldukça güç oluyor. Bunların üstüne bir de İngilizce kitaplar okumaya başlayınca, halimi tasvir edecek kelime bulmada yetersiz kalıyorum. İçinizi yeterince kararttığımı düşünerekten ve de ne halde olduğumu bir kez daha kendime hatırlattığıma göre artık Ankara hakkında konuşabilirim. 



  Ankara, daha önceki yazılarımda bahsettiğim üzere hayallerimin şehri olarak geçiyordu. Bu konuda neden böyle düşündüğümü bir türlü açıklayamasam da tasvir etmeye çalışacağım. Hiç gitmediğiniz bir yer vardır, gitseniz sanki orada her şey çok güzel olacak hissine kapılırsınız. Gittiğinizde de sanki hep oraya aitmişsiniz hissi uyandırır ya hani, işte Ankara benim için buydu. Geldim, gördüm, bir kez daha anladım. Benim olmam gereken şehir burası: Ankara!

  Üniversiteme konuyu getireceğim lakin neredeyse bir dönemi bitiriyor olmama rağmen bıraksanız kampüste kaybolurum. Dersler bittikten sonra kampüs dışına kendimi nasıl attığım konusunda halen bir fikrim yok. İlk geldiğim sıralarda gezdiğimle kaldım, ikinci dönemde gezmeyi planlıyorum. Umarım bu planıma uyarım. İlk gezi zamanıma göre aslında fazlasıyla yeşil ve temiz bir havasıyla sizi kendine sevdirebilir. Kışlara gelince nefret sebebi olabilir, soğuğa karşı önlemli davranmak en iyisi. Yeşil Vadi denilen bir göl kenarımız var ki gittikten sonra çıkmaya üşeneceğiniz bir mekan. Üşeneceğiniz diyorum çünkü tırmanmanız gerekebiliyor. Övmek gerekirse kesinlikle merkeze göre fazlasıyla temiz bir havası var. Dikkat oksijen çarpabilir! 


  Ankara'nın Bahçelievler gibi güzel bir yerinde ikamet etme şansı yakalamış biri olaraktan kesinlikle burayı çok sevdim. Ben gibi üşengeç bir insan için çok güzel bir yer, her şey elinizin altında denebilir. Özellikle akşamları arkadaşlarınızla can sıkıntınızı atmak için güzel kafelere sahip bir yer. 



  Gelelim hem komik hem de bir o kadar işkenceli olan durumlara. İlk sırada tabi ki: Beytepe Otobüs Kuyruğu. Yolun uzunluğunu bir kenara bırakıyorum, o kuyruk nedir? Sabah uyanamadıysanız beklerken yediğiniz soğuk ile kendinize kesinlikle geliyorsunuz. Ve bu kuyruk daima var, azalır veya çoğalır ama daima hep orada. Metronun Beytepe durağında boşalıp dolması da bir başka hoşuma giden bir durum. Çılgın bir kalabalık olarak inip biniyoruz. Sürekli bir koşuşturmaca olmasına rağmen buna alıştığımı hissediyorum. Sonuçta daha dört yıl daha var, alışmazsam tam bir işkence olur. 


  Son olarak Mustafa Kemal Paşa'yı sık sık ziyaret edebilme şansına sahip olmak bile bu şehri sevmek için yeterli oluyor. Soğuğunla bile güzelsin Ankara! 

(Eğeliler olaraktan toplanıp ısınmak için birbirimize sokuluyoruz, gerçekten denildiği kadar soğuk bir yer.)

Hoş kalın. 


19 Kasım 2017 Pazar

Annem, Saçları ve Kalbim

Özlem Ekici

Sen şiir okumaya başlıyorsun dünya yıkılıyor,
Acelesi yokmuş gibi kuşların daha yavaş kanatları..
Belki de havada asılı duruyorlar iplerine bulutların
Kim bilir ?

Hasret bir yara değil bir yangındır sevgilim
Keşke bir çeşme olsa dayasam ağzımı sen aklıma gelince
Bir yağmur yağsa yahut.. içimin yangını sönse..

Kadın dediğin kibrit kutusundan evler yapar derdi annem
Yatağın cennet olacaksa çiçeklerinde onun eli nevresimlerin
Cehennem uykular uyursan ateşi yakan eller yine o.
Üç buğdayla üç ay geçer, hem iyi doyarsın, hem eksiği olmaz sofranın

Sonra, merak etmiş bulunurdum -
“anne” derdim “peki ya adam dediğin”
Annem alnını dayayıp ocağın yanındaki duvara
Önce babasını düşünürdü
- kolunu kanadını kırdığı günleri babasının
Sonra babamı düşünürdü
- kolunu kanadını kırdığı günleri babamın..

Sen şiir okuyorsun dünya yıkılıyor
Yenisini kuruyor şefkatli iki el…

Sen şiir okuyorsun,
herkes,
her şey..
iyileşiyor..

Annem, saçları ve benim kırılmış kalbim.

27 Ekim 2017 Cuma

YOKSUN

Özlem Ekici

Senden sonrası muazzam bir kara delik.
Bu günler de geçer biliyorsun, ne geçmedi ki.
Yıllarım bile utanıyor artık yüzümün karşısında
Ne çok ağladım ne çok güldüm, hep aynı yere vardım.

Dünyanın geri kalmış tüm toprak parçalarına çiçekler ekiyorsun
Tüm dünya buna karşı üstelik, çok savaşıyor, çok yeniliyor!
Ama hep sen kazanıyorsun, hepimize karşı.

Şiir senin ellerinden sonra şiir oluyor,
Bazı şarkıları sen söylemesen biraz eksik.
Üzülsen siyah kurdele yağıyor gökten, hepimiz için yas
Sevinsen zafer bayraklarını çekiyoruz içimizin göklerine
Adın, adın gibi bembeyaz bir güne uyanıyoruz.

Sen yoksun.

Sana rastlayan kim şair değildir artık,
Adını bir kez söylediyse yeter.
Yüzüne bakmış hiç kimse görmedim diyemez
Dünyanın güzelliklerini.

Kış olsa dahi
Kiraz çiçekleri açıyor nefes aldığın şehirlerde.
Geçtiğin yolların asfaltlarından yükseliyor
O keyifli eski zaman şarkıları.
Tamam diyorum, şuraya basmış geçerken
Toprak orada kendinden utanıyor çünkü
Çünkü otuz altı numara bir çiçek bahçesi orası.

Sen,

Yoksun.


14 Ekim 2017 Cumartesi

Cehennem Zihnimde

Özlem Ekici

Evren kadar eski bir yarayım,
Dünya uçsuz bucaksız bir boşluktu
Ve ben 20 yıldır düşüyorum.
Girmediğim savaşları bile kaybettim artık
Her papatyanın ömrü kokusu kadar.

Annem beni pamuklara sarıp büyüttü,
Şimdiyse çiçekli balkonlarda bekliyorum güzel şeyler olmasını.
Göğsünde doğum lekesi olmak isterdim
Eve döneyim ki sakince delireyim, dünyanda bir yer bul bana.

Doğduğum günden beri aynı semtteyim
Evimde yersiz yurtsuz sokaklar doğuyor,
Yaşamak en çok Ankara'da hissediliyor.
Gözlerimi kapattığım gibi olsa her şey;
Bataklığa bakıp okyanus görmek elbet mümkündür.

Sen, anatomin el verdiği kadar yaralısın.
Güzel bir şeysin sen, acıya razı gelmek gibi
Hep söylenen şarkının, hep unutulan nakaratısın.
Hayata ilk cümlemi kurdum, tüm insanlık bana sağır oldu.
Sesinde yeni bir dil duyuyorum.

Sen, dünyada hayat olmadığının en mükemmel kanıtısın
Yüzün, yeryüzündeki tek detay.
Evin varken yalnızlıktan korkman,
En beter yalnızlık değil mi?
Ne yapacağım bu kimsesizlikle bilmiyorum,
Sabredenleri gül bahçesiyle karşılayacak ölüm.

Babama benzeyen adamları daima lanetli gördüm,
Kaderimi yenemiyorum, affet.
Senin pencerenden bir an olsun ayrılmadım
Ama sen evi terk edeli çok oldu;
Bunun günahını bana yazma.
Kalemim ve ben, çok yıprandık
Dünyadaki tek güzellik olmam ne kadar doğru?

Anneme birinci yaşımda,
Bu dünyaya ayak uyduramam demiştim
Acının kökü benim toprağımda.
Çiçeklere su vermekle eskiyor çocukluğum.
Sarıldıkça yaralar tekrar açılır
Kızımın adını bile bilmiyorsun,
Sanki seni hiç uğurlayamamışım gibi.

İki elimi açıp,
Önce sana sonra anneme dua ediyorum
Allah'ım sana çıkan yollara çiçekler ser.
İçimde yer gök inliyor bangır bangır
Oysa bir kağıt parçası bile oynamıyor yerinden
Kırık dökük bir kentten, kalbimden geliyorum.
Mutluluğum, dünyanın felaketi olacak.
Zihnim benim cehennemimdir.

İlk sigaramı yakarken Allah'tan deli gibi korkmuştum,
Beklenmedik bir mutluluk anıydı kalbimi durduran.
Tarih kitaplarında yazmaz insanlığın kendiyle savaşı
Yarın olsa tüm acılar çare bulacaktı belki
Güneşin canı cehenneme.

Copyright 28.02.2016 - 2017© , Blogger Templates | Blogger Kişisel Blog Sitesi

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Copyright © 2017