Yazılarım E-postana gelsin.

Yaz E-Postanı!

10 Ocak 2026 Cumartesi

Bahçıvan ve Ölüm - Georgi Gospodinov

Özlem


 İlk bakışta Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın ölümünün ardından yazılmış sakin bir yas anlatısı gibi duruyor. Ama birkaç sayfa sonra şunu fark ediyorsunuz: Bu kitap aslında ölümle değil, geride kalanla ilgileniyor. Hafızayla, kimlikle, insanın kendisini neye yaslayarak var ettiğine dair sorularla. Gospodinov büyük cümleler kurmuyor, dramatik sahneler yaratmıyor, okuru ağlatmak için özel bir çaba göstermiyor. Tam tersine, sesi sürekli kısık. Ve belki de tam bu yüzden, okurken insanın içi daha çok acıyor.

Bir babayı kaybetmek, yalnızca sevilen bir insanı kaybetmek değil. Seni henüz kimse olmadan önce tanıyan, ilk hâline tanıklık eden son kişinin de gitmesi demek. Anne babalar bu yüzden tuhaf bir güven duygusu yaratır: Onlar hayattayken çocukluğumuzun bir adresi vardır. Gittiklerinde çocukluk biraz sahipsiz kalır. Bahçıvan ve Ölüm, tam olarak bu sahipsizliğin kitabı. Acıyı anlatmıyor; acının içinde duruyor. Teselli sunmuyor, “zamanla geçer” demiyor. Sadece şunu fısıldıyor: Bazı kayıplar dünyadan değil, insanın içinden bir şeyler alır.

Gospodinov’un dili her zamanki gibi sade ama bu sadelik bir yoksunluk değil, bilinçli bir edebi tercih. Şiirsel ama gösterişsiz, ironik ama mesafeli. Zaten metni güçlü kılan şey de bu. Yazar, kendi babasını 20 Aralık 2023’te kanser nedeniyle kaybettikten sonra bu kitabı yazıyor. Bu bilgi, metnin üzerinde görünmez bir ağırlık yaratıyor; fakat kitap asla bir acı teşhirine dönüşmüyor. Daha çok şu hissi veriyor: Bunu yaşadım ve şimdi bununla nasıl yaşanır, ona bakıyorum.

Kitap şu cümleyle açılıyor:
“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”
Daha ilk satırda kitabın tonunu, temasını ve felsefesini ele veriyor. Bahçe, baba için yaşamla ilgili bir uğraş alanıyken; oğul için bir hafıza mekânına dönüşüyor. Toprak burada yalnızca bir doğa unsuru değil; hem besleyen hem geri alan bir varoluş alanı. İnsanlığın topraktan geldiği fikriyle birlikte, bahçe metaforu bilinçli ve çok katmanlı bir şekilde kuruluyor. Yaşam ve ölüm karşı karşıya gelmiyor; yan yana duruyor.

Anlatı kronolojik ilerlemiyor, çünkü yas da kronolojik ilerlemiyor. Günler ve aylar yerine adımlar, kalp atışları, nefes alışverişleri, yenen yemekler sayılıyor. Zaman bozuluyor, yerine beden geçiyor. Bu yapı yer yer okuru zorlayabiliyor; ama bu zorluk metnin kusuru değil, duygusal gerçekliği. Büyük kayıplardan sonra kimse takvimle yaşamıyor zaten.

Metnin arka planında, adı açıkça konmasa da güçlü bir felsefi damar sürekli hissediliyor. Gospodinov’un anlatısı, Heidegger’in “ölüme-doğru-varlık” fikrini neredeyse doğal bir refleks gibi metnin her yerine yaymış durumda: Baba hastalandıkça oğul yalnızca onun ölümüne değil, kendi sonluluğuna da yavaş yavaş uyanıyor. Ölüm burada soyut, teorik bir düşünce değil; adım adım yaklaşan, gündelik hayatın içine sızan bir gerçeklik. Babayla birlikte sıkça tekrarlanan “Korkacak bir şey yok” cümlesi ise Epikür’ün “ölüm varsa biz yokuz” düşüncesini çağrıştıran sakin bir kabulleniş taşıyor; dramatik bir yüzleşmeden çok, neredeyse gündelik bir sükûnet hâli. Levinas’ı hatırlatan bir biçimde, ölüm en çok başkasının yüzünde görünür oluyor; oğul, babasının çözülüşünü izlerken kendi kırılganlığını ve sınırlılığını fark ediyor. Tüm bunların üzerine bahçe metaforu ekleniyor: Stoacı düşüncedeki gibi, doğanın döngüsünü kabullenen, ne isyan eden ne de romantize eden bir yer. Toprak alıyor, ama bunu evrensel bir düzenin parçası olarak yapıyor.

Gospodinov türler arasında da son derece rahat dolaşıyor. Anı, roman ve deneme arasında net sınırlar yok; metin bu geçişlerden rahatsız olmuyor. Yasın tek bir formu olmadığı gibi, bu kitabın da tek bir türü yok. Yazar, bölümlerin uzunluğu ya da kısalığı konusunda bir denge kaygısı gütmüyor; bazı bölümler birkaç sayfa sürerken, bazıları tek bir düşünceyle bitiyor. Bu da metne neredeyse biyografik bir doğallık kazandırıyor.

Eleştirilebilecek yönlerinden biri, bilinçli olarak parçalanmış kronolojik yapının zaman zaman okuru yorması olabilir. Ancak bu karmaşa, kitabın ruhuna fazlasıyla uygun. Çünkü yas da zaten düzenli, temiz ve anlaşılır bir süreç değil.

Sonuç olarak Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın kaybını anlatırken ölümü romantize etmeyen; ama ondan da kaçmayan nadir metinlerden biri. Ölümü sevdirmeye çalışmıyor, onunla birlikte düşünmeyi öğretiyor. Yasın geçmediğini, sadece biçim değiştirdiğini hatırlatıyor. Gürültülü bir kitap değil; sessizliği büyüten bir metin. Bitirdiğinizde içiniz biraz acıyor, evet. Ama o acı, tuhaf bir şekilde insanı daha canlı hissettiriyor.

Ben bu kitabı uzun süredir okumayı bekliyordum ve yeni yılın başlarında elime aldım. İngilizce halinden okuyarak ilerledim. Bu gibi farklı dillerde okuduğum ve yorumladığım diğer kitapları goodreads hesabımda paylaşmaya çalışıyorum. Alıntılar ve okurkenki düşüncelerim ile de bu yolculuğumu daha aktif hale getiriyorum. Bu kitap ile ilgili İngilizce yorumum ve alıntılarıma buradan bakabilirsiniz. 

9 Kasım 2025 Pazar

Dosya : Disleksi (Fish in a Tree)

Özlem


 Bir süredir soluk bile almadan kitap okuyorum. Bunların arasında hoşuma giden ve Türkçe olanları bloga koymaya çalışıyorum. İngilizce okuduğum kitaplar ile ilgili notlarımı goodreads üzerinden yayınlamaya devam ediyorum ama gelip bir iki kelam etmeyi burada istediğim kitaplar da oluyor. Üzerine sohbet etmek istediğim ve zihnimde farklı kapılar açan kitaplar var. Bu da öyle özümsediğim kitaplardan elde ettiğim birkaç fikir ve bakış açısı üzerine bir yazı olmasını umarak başladığım ama sonrasında ne olur, kelimeler bizi nereye götürür bilemediğim bir yazı olacak. 

 Disleksi üzerine bir kitap okumamla başladı aslında her şey, teknik bir kitap vs gibi düşünmeyelim. Öyle ki aslında ortaokul ve üzeri tavsiye edilen bazı okullarda okutulması şart koşulması gerektiğini bile düşündüğüm bir kitaptı. Neyden bahsediyorum hakkında çok fazla bilgi vermeyi belki bir kitap incelemesinde düşünebilirim ancak şimdi burada ben kitabın bende oluşturduğu düşüncelerden ve izlenimlerden bahsederek biraz da karşılıklı fikirlerimi muharebeye çıkarmayı istiyorum. Bahsi geçen kitap için goodreads linkini bırakıyorum ve devam ediyoruz. (Fish in a Tree - Lynda Mullaly Hunt )

 Bazı çocuklar farklı doğduğu konusunda hemfikirim, bu farklı kısmı birilerinin engelli veya başka bir sağlık sıkıntısı durumunu tanımlamıyor. Farklı olmaktan kastım bazı çocuklarımızın aslında özel bir öğrenme biçimi ve düşünme biçimi olduğu, ve maalesef bu çocuklarımızı özelliklerinden dolayı keşfetmek yerine ayrıştırmayı seçiyor olmamız. Bilinçli olarak ayrıştırıp dışladığımız vs gibi bir düşünceyi de savunmuyorum aslında, ancak kendi bilgisizliğimizden dolayı bunu yapıyor olduğumuz fikrindeyim. Bu durumlardan biri de disleksi aslında ve o kadar okuyor, araştırıyor olmama rağmen bu kitapla aslında bu konuda ne kadar az şey bildiğimi fark ettim. Elbette bir şeyleri düşünüyor, öğrenmeye çabalıyoruz ancak somut bir olayla veya durumla karşılaşmadan bu kadar derin araştırmıyor veya öğrenmiyor olduğumu daha net gördüm. 

 Bir çocuğun disleksi ile mücadelesinde aslında ne kadar yalnız olabileceğini ve yalnız olmadığında neler başarabileceğini net bir gözlem imkanı sunmasının yanında en çok sanırım bunu o çocuğun gözlerinden, zihninden okuyor olmak beni bu kadar etkiledi. "Alone" ve "Lonely" sözcükleri İngilizce'de farklı anlamlara karşılık geliyor ve bunu o yaştaki bir çocuğun muazzam bir betimleyişine tanık oluyor olmak beni üzdü. Disleksi olduğundan ve disleksi diye bir şeyin var olduğundan bile haberi olmayan küçük bir çocuğun onun dünyasında aslında hayatın o yaşta bile zorluklarla nasıl başladığını görmek beni çok incitti. Bazı şeyler göz önündedir, apaçıktır, ayan beyan ortadadır. Bazılarımız bunları fark eder, görür; bazılarımız görmez veya fark etmez; bazılarımız da fark etse bile görmemek için diretir. Bu üçüncü kişiler benim konuşmam dışında o yüzden şimdi orayı es geçiyorum. 

Disleksi, bir nevi öğrenme zorluğu olarak tanımlanabiliyor ve aslında o kişinin öğrenme yöntemleri ve düşünme biçimleri çok farklı işliyor. Fark edilmesi de çoğunlukla zor oluyor, çünkü çocuklar bu durumu biz yetişkinler gibi karşılayacak değiller ve ister istemez bir şeylerin ters gittiği izlenimini alsalar bile bunu saklamaya veya kendilerinde problem olarak görüp utanmayla gizlemeye daha meyilli olabiliyorlar. Sanırım fark edilmesi ne kadar çok geç olursa çocuğun oluşturduğu ön yargılar ve çekinceler ile savaş da bir o kadar çetrefilli oluyor. 

 Bazıları ebeveynleri tarafından fark edilip ona göre daha erken keşfedilebilseler de bazıları maalesef okul sıralarına oturup yıllarca dışlanma ve ayrıştırmaya tabi tutulmuş olarak bir öğretmenleri tarafından keşfedilene kadar sürüp gidiyor. Kitapta aslında ben ikinci kısımda olan bir çocuğun yaşamını görüyor olsam da net bir biçimde ilk kısımda olan çocukların aslında ne kadar da şanslı olduklarını anlıyordum. Tabi bu iki ayrıma da ulaşamayan hayat içerisinde yitirdiğimiz kaybettiğimiz çocuklar da oluyor. Onlar için söz söylemek çok fazla anlamsız, yaşadıklarının yanında üzüntüm, üzüntümüz ne ki. 

 Disleksi sahibi olan çocukların eğitimleri ve öğrenmeleri için süreçler yine elbette bilen birinin ışığında yürütülmesi gerekiyor ve bu konuda ne kadar az şey bildiğimizi de düşündüğümde öğretmenlerin ve ebeveynlerin ne kadar önemli olduğunu daha net anlıyorum. Başarılı kişilerin ve isimlerin çoğu disleksiydi ve bunlar bunu yaptı demek istemiyorum ben burada, farkındalık kısmını baz alarak yazmak istiyorum. Yaşam onun için yeni başlamış diyeceğimiz bir çocuğun daha en başından zaten sahip olduğu bir zorlukta ona destek olmanın, onun elinden tutmanın önemini anlayabiliyoruz ve bu durumda aslında sormamız gerekenlerin bizim ne kadar bildiğimiz, ne kadar farkında olduğumuz, neler yapabileceğimiz konusunda birkaç fikir bulundurmamız olduğunu düşünüyorum. 

 Bu konuda ne kadar bilmediğimi ben bu kitabı okuyana kadar farkında değildim. Bir çocuğun gözünden bunu nasıl yaşadığını görene kadar önemini de düşünmemiştim. Bazı düşünceler okudukça zihnimde oluşmaya başladı ve sanırım bir sorun ve problem gibi görme kısmını çocuğun zihninde bitirmenin ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Yetişkinler için bunu sorun ve problem olarak görmenin aslında çocukların gözünde daha ağır bir imaj çizdiğini kendini daha da içe kapaması gerektiğini düşündürdüğünün farkına vardım. Her çocuk matematik dehası ya da doğuştan bir sanatçı olmuyor veya muazzam bir edebiyat bilgisiyle doğmuyor. Farklı yetenekleriyle beraber dünyaya adım atan çocukların bir de disleksi gibi bir zorlukla baş edecek olmaları onları daha da yitirmemize ve kaybetmemize doğru sürüklediğini görebiliyoruz. 

 Kitapta Ally, okuma ve yazma zorluğu yaşıyor olmasına rağmen kendini anlatmak için çizgilerle ve resimlerle bağ kurmuş bir çocuk. Çizim yeteneği onun en iyi olduğu şey hatta ve yine kendini sorunlu ve problemli olarak görüyor. Keza abisi de okuldan nefret ediyor ve okulu bırakma düşüncesi içerisinde, ancak mekanik hatta daha da özelleştirirsek araba motorları konusunda muhteşem bir yeteneğe sahip. Kendini rahat hissettiği alan ona daha cazip geldiği için okulu bırakmayı düşünüyor. 

 Okul bünyesinde bakmak elbette başlı başına doğru olmayacaktır ancak aslında çocukların topluma karışmaya başladığı ilk yer diyebileceğimiz bir mekandan bahsediyoruz ve her ikisi de buradan kaçmanın derdine düşmüş durumda. Akran zorbalığı olarak adlandırılan durumu yaşıyor ve gittikçe içlerine kapanıp olmak istemedikleri ortamlardan kaçıyorlar. Tabi kitapta bu çocuklardan sadece ikisine tanık oluyoruz ancak daha farklı yaşam koşullarında ve durumlarda olan diğer çocukları düşünmek bizlere kalıyor. 

 Söylemeden bitirmek elbette olmaz, tanı için yine bir uzman gerekiyor ve önemli olan tabi yine çocuğu izlemek ve farkına varmak. Öğrenim ve eğitim kısmında elbette uzmanlar olması gerektiği gibi ebeveyn ve öğretmenlerin rolünü de vurgulamak gerektiğini düşünüyorum. Onlar sorunlu veya problemleri olan çocuklar değiller, sadece farklı şekilde öğrenmeleri gereken ve çok farklı bir zihinlere sahip çocuklar. Farklı ve de çok özel bir zihin. Ally için mesela bu kısımlar çok renkli ve hareketliydi. Dans eden harfler ve uçuşan kelimeler gibi. 

 Yine kitaptan bir alıntı yapabilirim, hem eğlenceli hem de çok yerinde tespit diyebileceğim bir konuşmaya denk gelmiştim. Öğretmeni ile Ally arasında geçen bir diyalogtu sanırım. 

Herkes farklı şekillerde zekidir. Ancak bir balığı ağaç tırmanma yeteneğine göre değerlendirirseniz, o balık tüm hayatını aptal olduğunu düşünerek geçirir.



 Sanırım çocukların dünyasında disleksi veya bir başka farklılık için onların dillerinde bunun anormal ve aptallık diyebilecekleri bir tanıma geçtiğini bundan daha iyi ifade eden bir cümle yoktu. Bu yüzden onlara anormal gelenin aslında bir farklılık olduğunu ve bu farklılıkların aptallık veya başka bir şekilde tanımlamak yerine bizleri farklılıklarımızın özel kıldığını daha net göstermeli ve hissettirmeliyiz. 

 Burada genelde bir kitap ile ilgili yazı yazmaya oturduğumda bu bir kitap incelemesi yazısı oluyordu ancak bu kez bir kitap ile başlayan zihinsel yolculuğumu ve düşüncelerimi yazmak çok iyi hissettirdi. Kitapların aslında böyle yolculuklara çıkarması için olduğunu hatırlattı ve sanırım bu tarz yazılar ilerleyen zamanlarda burada yerini alacak. Kitapla ilgilenenler için goodreads linklerini aşağıya tekrar ekleyeceğim. Benim okuduklarıma ulaşmak ve orada kitaplar ile ilgili yazdıklarıma bakmak isterseniz profilimin linkini de bırakacağım. Blogda yer almayan kitaplar ve daha fazla alıntılar için orası daha aktif diyebilirim. 

Fish in a Tree kitabı goodreads linki (bu arada kitabı okumak isterseniz İngilizce seviyesi çok yukarıda değil, sanırım A2-B1 arasındaydı) 

goodreads profilimin linki

31 Ekim 2025 Cuma

DÜNYANIN EN UZAK ŞEHRİ #1

Özlem

 Bir şeyler oldu, unuttuk, unutulduk. Nefes alan her hücremiz sanki soldu. Güneşin batışını bir yaz sonu bilen bedenimiz bir anda toprağın ıslak kokusunu aldı yerleştirdi içine, sonra durdu, kapadı gözlerini, bir kez daha açmayacağım çiçeğimi der gibi sustu. 

 Yine bir zemheri yüreğinde, hissizleşti, dokunulmadı yaralarına, unutuldu rengi neydi? Bir zemheri ki karanlık, koyu, kapkara. Beden soğuk, dilsiz, amâ. Rüzgarda savrulan her toz tanesi gibi savrulan hisleri bir duvara çarpmış ve yorulmuş. Dünya dönmeyi bırakmış, yelkovan akrebi kovalamaktan sıkılmış, doğan güneş batıda dinlenmeye oturmuş gibi bir geceydi. Şafağı bekleyen serçeler ve kırlangıçlar sessizce dururken bir meltem geldi denizden, durdu düşündü. Bir ay aydınlatıyordu yüzünü, şimal semada görünmez bir kılığa bürünmüştü. Keşke her şey zihnindeki gibi vuku bulsa, basireti birden bire aydınlansa, en uç köşelere kadar ışık vursaydı. 

 Dünyanın en uzak şehri gibiydi yüzü, ıssız. Bir hal vardı halinde ama kimseye diyemeyecek kadar kelimeleri dilsizdi. Mütemadiyen huzursuz, mütemadiyen keyifsiz bakardı semaya, kimseye bakacak ışığı bulamazdı. İçinde bir şey eksikti. Bir şeyler hep eksikti zaten, neden kimse görmezdi gözlerini? Hisler dilsizdir ama neden kelimeleri uygun yerlere yerleştirmekten bu kadar acizdi? Belki bir bahar esintisi çalardı kulağına, söylerdi şarkısını ama sesini bile unutmuştu. 

 Suskunluk... Yaşadığı dünyanın salt özeti miydi sahiden? Duymayan kulaklar, görmeyen gözler, sesini kaybetmiş bir ağız, tutmayı bilmeyen eller ile yaşıyordu. Unutulduğu bir doğumdu onunkisi ve nerede yaşayacağını bilmezdi. Bir kısa şiir tutturmuştu zihni, duvarlarında yankı bulan, renklerinin solgunluğuna ışık harelerini bulaştıran, tüm gözlerden eksik yanını saklayan mısralar fısıldardı.  

 Parmak uçlarının ateşi yanaklarının çevresini ısıtırken içine çektiği nefesi sorgulardı. Tek yaptığı düşünmek olan kafasında neydi bu kadar ağırlaştıran? Bir yel saçlarını geniş alnına düşürdü. Bazen saç telleri yerine mızrakların çıkıp uzadığını düşünürdü. Yüzüne düştükçe alnını ve yanaklarını kanlar içinde bırakır sıcacık kanın akışını hissederdi. Ay ışığının altında o kanın kızıldan çok siyah göründüğü anı izlemek en sevdiği seyir olurdu. Böyleydi geceleri, gözleri kendini izlerken uykuya kapılıverirdi. 

 Günlerce yürüyerek ulaşılamazdı, herhangi bir vasıtayla yolunu bulamazdı. Dünyanın en uzak şehri yine kendisiydi. İçinde taşırdı koca bir şehri, kaldırımlarının taşlarının renklerini boyardı elleriyle, arabaların gürültüsünü işitirdi. Bir evin penceresinde bekleyen hasretini görürdü. Kaybolduğu sokaklarda arardı izleri ama bilmediği bir caddenin çıkmaz sokağına dönerdi ayakları ve öylece yürürdü. İçinde bir haritaya bile sığdıramadığı dünyasını taşırdı. Yollarını çizdiği, evlerin tuğlarını kendi elleriyle dizdiği, bahçelerine hep solan çiçeklerini ektiği, lambalarını hep kendinin yakıp söndürdüğü, hasretini bir sokaktaki eve hapsettiği ve adresini hiçbir zaman hatırlayamadığı bir dünyası vardı. Eksik neydi, yanlışı neredeydi, nereye gizlemişti sırrını bilmezdi. Ay ışığının altında şimali bulmaya çalışan bir kaptan misali gözleri semayı izler, karış karış araştırırdı. Nerede kaybetmişti yolunu? 

 Salının sallanışı ona anasının beşiğini anımsatırdı. Gözlerine hücum eden yaşları bütün ciddiyetiyle inkar eder, en derinlerine gömerdi. Bilmediği uçsuz bucaksız bir denizde yol alırdı. Bir deniz fenerinin ışığını ufukta görür gibi olur, arkasına alırdı, tezatına çekerdi küreklerini. 

 Yediği içtiği yoktu, kemikleri gömleğinin altından sayılır olana kadar açlığını sürdürürdü. Halsizlik onun ayrılmaz bir parçasıydı. Yorgun düştüğünü anladığında bir tomruğa çöker sessizce beklerdi. Denizin ekşi ve nahoş kokusunu üzerinde alır, derin bir nefes daha çekerdi. Parmaklarını dizlerine bastırır yavaşça doğrulurdu. Bilmediği dünyasından çıkar, bilmek istemediği dünyaya doğru yola düşerdi. 




<...devam edecek...>

Drina Köprüsü - Ivo Andrić

Özlem


 Drina Köprüsü, Ivo Andrić'in Sokollu Mehmed Paşa'nın Vişegrad'da yaptırdığı köprü ve çevresindeki yaşamlar üzerine yazdığı romanıdır. Kitap Temmuz 1942 - Aralık 1943 tarihleri arasında Belgrad'da yazılmış ve ilk defa 1945'te yayımlanmıştır.

 Bir köprü üzerinden Vişegrad kasabasını, bu coğrafyadaki farklı toplulukların çok kültürlü yaşamını, orada yaşayışlarını anlatan bir eser okuyoruz. Kitabın öznesi olan Drina Köprüsü, salgın hastalık, intihar, savaş, direniş, aşk gibi pek çok olaya tanık oluyoruz. Kitapta yer alan tarihsel olayların bir kısmı gerçek ve kronolojik olarak da tarihle örtüşüyor. Bu anlamda kitap “belgesel roman” niteliğinde diyebiliriz.

 Edebi olarak da anlatımı ve tasvirleri detaylı ve sizi sıkmadan yöreyi, yöre halkını, olayları betimliyor ve anlatıyor. Sade anlatımı ve yer yer verdiği nazımlar ile de edebi zevkinizi tatmin ediyor. Peki bu köprü neden bu kadar önemli? Bu köprü batı ile doğuyu birleştiriyor. Köprünün bir tarafında Müslümanlar, bir tarafında Hristiyanlar dostça yaşıyorlar. Osmanlı döneminde birçok kıtada olduğu gibi burada da insanlar dini-ırkı farketmeksizin bir arada yaşadığını görüyoruz. Vişegrad kasabasını, bu coğrafyadaki farklı toplulukların çok kültürlü yaşamını, orada yaşayışlarını dinliyoruz. Bir köprünün etrafında dönen tarihin tanığı oluyoruz. 

 Roman 24 ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölümlerde köprünün yapım aşamasını görüyoruz. Bu tarihlerde bölgedeki siyasi durum hakkında bilgi okuyoruz. Vişegrad o dönem Osmanlı yönetimi altında, köprü Sokollu Mehmet Paşa tarafından yaptırılıyor. Vişegrad'a yakın bir yerden alıp getirilen ve en ünlü devşirmelerden olan Sokollu Mehmet Paşa üzerinden devşirme sistemini öğreniyor ve kısmen de Ivo Andrić'in eleştirisini okuyoruz. 

 Kitabın orta kısımlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki gücünü ve etkisini kaybedişinin bölge halkı üzerindeki etkilerini okuyoruz. Köprüde kurulan geçici karakolları ve onların işleyişini izliyoruz. Tahtaların eskiyip yıkılıp dökülmelerini köy halkı ile birlikte tanığı oluyoruz. 

 Kitabın son bölümlerinde Avusturya - Macaristan dönemini, bu dönemin kasaba sakinlerinin hayatlarına etkisini ve köprünün başına gelenleri, halkın yaşadığı zorlukları okuyoruz.

 Kitaba adını veren Drina Köprüsü, salgın hastalık, intihar, savaş, direniş, aşk gibi pek çok olaya tanık oluyor. Köprünün inşa süreci, bu süreçte yaşanan sıkıntılar, sabotajlar, köprü ile birlikte yaptırılan kervansaray, yaşanan sel felaketleri, kolera salgını, Sırp İsyanı, Avusturya’nın Bosna’yı işgali, bölgeye demir yolunun gelişi, ekonomide yaşanan dalgalanmalar, Sırbistan’da yaşanan taht değişikliği (1903) ve yine aynı dönemlere rastlayan Türkiye’deki rejim değişikliği (1908) ve son olarak Trablusgarp Savaşı (1911-1912), Balkan Savaşları (1912-1913) ve I. Dünya Savaşı (1914) ile yaşananlar romanın temel konularını oluşturuyor. Bu olaylar yaklaşık 350 yıllık bir süreçte gerçekleşirken köprünün bu olaylara tanık oluşunu okuyoruz.

 1961 Nobel Edebiyat Ödülü Komitesi “Ivo Andrić izini sürdüğü temaları ve ülkesinin tarihinden seçtiği insan yazgılarını, güçlü ve destansı bir dille anlatmıştır.” açıklamasıyla Ivo Andrić’i Drina Köprüsü kitabından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görmüş. 

 Tarihsel öğelerle dolu bir kitabı okurken sıkılabilirim diyerek başladığım bu yolculuk beni her sayfasında daha fazla merak ile karşıladı. Sayfaları ardı ardına okuduğum, yer yer sinir olduğum, yer yer hüzünlendiğim, yer yer güldüğüm bir eser oldu. Tarihi bu şekilde okuyup tanık olduğum eserleri daha çok sevdiğimi söylemeliyim. Nobel Komitesinin çok yerinde bir karar ile bu kitabı daha fazla kitleye duyurma imkanı sunması beni çok sevindirdi. 

"Dünyanın bir tarafında bir yerde, bir piyango çekiliyor, savaş yapılıyor ve hepimizin alın yazısı da böylece uzaklarda belirleniyordu." 

24 Kasım 2024 Pazar

Kırık Turuncu Bir Kavanoz

Özlem Ekici

Kalbimin acılığını alsın diye mayasına pudra şekeri döküyorum,

Balkonumda yetiştirdiğim çileklerle kendime kırmızı bir duvar örüyorum, 

Aynı şeye inanalım diye yokluktan yeni bir din var ediyorum.

Kendi evimde mülteci gibi dışlanıyorum.

Ay ışığı tenimi beyaz bir gelinlik gibi sarıyor.

Ay beni öz kızı zannedip geceye çağırıyor,

Kalbim toprağını beğenmeyip çürümeye karar veriyor.

Belki kendimle göz göze gelirim diye bulabildiğim bütün aynaları kırıyorum.



Yaşam uğruna yaptığım bütün aptallıklardan Arapça bir film çekiliyor,

Başrol için birçok kızıl kadınla seçmelere gidiyorum.

Ne zaman eve dönmek istesem dünya yuvarlaklığını unutuyor,

Baş ucumdaki uçurumla göz göze geliyorum.

Koridorla aramdaki boşluğa gözlerini dikiyorum.

Bir anlık sakarlıkla kendi üstüme dökülüyorum.

Evimin çatısından gözlerime yaz yağmurları yağıyor,

Odamın duvarlarına kulağımı dayayıp kalbimin sesini dinliyorum. 



İki gözümden de vazgeçerek yavaş yavaş yüzümü unutuyorum.

Ne zaman yeni bir dil öğrensem adım değişiyor,

Adımdan utanıp kimliğimi açık artırmaya koyuyorum.

Kalbim belki evine döner diye çilek reçeli yapıyorum;

Sokak sokak aradığım ruhum Afrika kıtasında bulunuyor. 

Bulduğum ilk elmayı ısırıp çocukluğuma dönüyorum.

Azrail'i kandırmak için hiç dünyaya gelmemiş gibi yapıyorum,

Cetvelle çizdiğim iki kişilik şehirde cumhurbaşkanı oluyorum.



Olur olmaz konuşmasın diye dilime Almanca öğretiyorum.

Babam beni sevsin diye sahneye çıkıyorum,

Spot ışıkları ruhumu söndürüyor.

Kendi doğurduğum dinlere ihanet edip kalbimin sesini dinliyorum,

Genzime yerleşen öfke bana sesimi unutturuyor.

Beni mutlu edecek ne varsa bir alt katında yaşıyorum.

Her gece geçmişimden gözyaşlarıyla yerleri siliyorum.

Bir türlü güneş doğmayınca kör oldum sanıyorum.



Üzerimdeki kara bulutlardan üç yıldızlı otel yapıyorum;

Kendime yaşımı soruyorum, sol kulağım kesiliyor.

Yaramın sadeliğini komşular bile ayıplıyor.

Çocukluğum otostopla peşime takılıyor, 

Her derdimi kendime anlatmaktan sesim kısılıyor.

İçimdeki acıyı ben doğurmuşum gibi nüfusuma alıyorum.

Yirmi yedi yaşımın en mutlu anını turuncu bir kavanoza koyuyorum,

İlk sakarlığımda kırılıyor.



Kalbimin bütün odalarını dolarla satıyorum,

Giderken evimi de götürmek için origamiye başlıyorum.

Kabus görmemek için gözlerime kapanmayı yasaklıyorum,

Yaptığım yemeklere ellerimden acı bulaşıyor.

Zihnimin dört duvarında sürekli kendime çarpıyorum,

Göğsümde çıkan iç savaş beni ikiye bölüyor. 

Geçmişimle saklambaç oynuyoruz, beni gizlendiğim yerde unutuyor.

Annem üzülmesin diye bir kaşık suda boğuluyorum.




18 Nisan 2024 Perşembe

Sevdama Dair

Özlem

Sevgilim,
Sana rastladığım cadde kendi içinde bir ülke oluyor;
Peygamberliğini ilan ederek en büyük günaha giriyorum.
Hafızam, seninle en güzel anılar albümünde kilitli kalıyor,
Kapısı olmayan evime sesinden zil taktırıyorum.
Ruhum, unu az konmuş bir kek gibi dokununca dağılıyor.
Çocukluğumda ünlenmiş bir şarkı gibi takılıyorsun ağzıma,
Belirsizliğin ritmine uyarak tango öğreniyorum.
Bir sana bir de yer çekimine tüm kalbimle inanıyorum.

Ne zaman uyuyakalsam yatak odamdaki boşluk elimden tutuyor.
Geçmişimi altı delik bir pazar arabasında taşıyorum,
Ciğerimi İstanbul'un en ucuz şaraplarına emanet ediyorum.
Kendimi görmeyeyim diye göz kapaklarıma mor perdeler dikiyorum,
Kucağımda bir kiraz ağacıyla baharı karşılıyorum.

Odamdaki bozuk saat yüzünden hayatı kaçırıyorum,
Koşmaktan yorulan bacaklarımı balkona asıyorum.
Boynumdaki ip, inceldiği yerden çocuklar doğuruyor.
Kendimi ararken içimde bir tutam özgürlük buluyorum,
Yirmi senelik legolarımdan oyuncak bir silah yapıyorum.

İçine su katılmış bir kızıllıkla Ren Nehri'ne akıyorum.
Göğsüme törpüyle iki delik açıp etrafı seyrediyorum,
Gökyüzü penceremde içini döküyor.
On yedi katlı evim yıkılıyor, bulutlara tutunuyorum.

Ellerime pembe boyalar alıp dekore ediyorum karanlığımı,
Son yirmi altı yılımdan vazgeçme müzesi yapılıyor.
Travmalarımdan bir cümle seçiyorum, şiir gecelerinde okunuyor.
Salı pazarından kendime ikinci el bir yüz satın alıyorum,
Taksim'in ara sokaklarında ünlü bir falcı oluyorum.
Odamın duvarları benimle konuşsun diye yirmi iki senedir uyumuyorum

Dört odalı kalbimin balkonuna Picasso tabloları asıyorum,
Kendime çıkan yokuşun başında nefes nefese kalıyorum.
Güneş'in yatak odama sızışı parmak uçlarımı eritiyor,
Aramızdan akan suyla Orta Doğu'da kuraklık bitiyor.
Bedenimi düşman işgalinden kurtarıyor varlığın. 

Evimdeki koltuk minderlerimden sonsuz mutluluk ülkesi inşaa ediyorum
Kırmızı elbisemle üç bin yıllık yasalara karşı geliyorum,
Kutsal dizeler yazıp milyonları arkama alıyorum.
Anneannem dantellerle omuzlarımı süslüyor,
Adımın baş harfini yüz dolara satıyorum.
Ruhumla saatlerce bakışıyoruz, sahibini tanımıyor.


Nisan 2024

10 Ocak 2024 Çarşamba

Yaramın Sadeliğinin Şerefine

Özlem


Kalbimin acılığını alsın diye mayasına pudra şekeri döküyorum,
Son kullanma tarihi geçmiş gibi rafa kaldırıyorum bedenimi.
Balkonumda yetiştirdiğim çileklerle kendime kırmızı bir duvar örüyorum,
Aynı şeye inanalım diye yokluktan yeni bir din var ediyorum.

Gidecek yerim var sansınlar diye taksi durağında bekliyorum,
Evimde elektrik olmadığını unutup mutlu günler görmeye özeniyorum.
Yatak odamdaki tavan beni izledikçe Türkçe öğreniyor,
Koridorla aramdaki boşluğa gözlerini dikiyorum.
Bir anlık sakarlıkla kendi üstüme dökülüyorum.

Kanıma karışan acı bulaşıcı olduğundan tüm şehir benimle karantinaya giriyor.
Kendime kaç yaşındasın diye soruyorum,
Senin adını söylüyor.
Kendime pembe çoraplar örüp ayak izlerimi gizliyorum,
Geçmişim Amerikan askeri gibi durmadan benimle savaşıyor.

Ay ışığı tenimi beyaz bir gelinlik gibi sarıyor.
Sokak çocukları penceremden gözüken tek bulutu çalıyor,
Gövdeme satılık ilanı asıp yeni bir ruj alıyorum.
Bir gün doğal sarışın olabilmek için her gece limon yiyorum.
İstanbul Modern'de göğsümdeki yaraları sergiliyorum,
Milyonlar beni alkışlıyor. 

Ne zaman kim olduğumu unutsam annemi taklit ediyorum.
Üzerimde 40 beden bir yalnızlıkla geziyorum,
Aynalar bile beni tanımıyor.
Belediye kurslarında kalbime siyah beyaz fotoğraf çekmeyi öğretiyorum,
İçimde çiçekler büyütüp tanesini on liradan satıyorum.
Yürüdüğün tüm yolları ezberleyebilmek için bacaklarım üçe bölünüyor.
Çocukluğum otostopla peşime takılıyor,
Her derdimi kendime anlatmaktan sesim kısılıyor.

Yaşlanmaktan korktuğum için 24 yaşımı evimin duvarına asıyorum.
Sende gördüğüm her eksiği tamamlamak için kalbimden veriyorum,
Yaramın sadeliğini komşular bile ayıplıyor.
Hayallerimi dondurup mahalle bakkalının dolabında saklıyorum,
Beni mutlu edecek ne varsa bir alt katında yaşıyorum.



Ocak 2024

26 Aralık 2023 Salı

Acı Bir Parantez

Özlem

Annem, tüm kadınlığıyla karşımdaydı;
Bense her yaşta aykırı olmayı seçtim
Ancak söz vermeyi bilmeyen bir Tanrı'ya inanabilirim,
Karanlık taraftayım ve bunu hiç sorun etmiyorum
Gittikçe deliriyorum, iyileştim sanıyordum;
Ürkütücü bir varoluştan sonra bu ne tür bir yıkım?

Ne zaman yatağımda bir saç teli görsem, annem geldi sanıyorum;
Ölmek temizliktir. Önceleri korkardım ama artık alıştım,
Sana inanmadan önceki Tanrım hala babamdır.

Ancak kendi bileklerini kesen bir Tanrı olabilirdim,
Sense insanları başka kutsal kitaplara teşvik ederdin
Ve bu, adil bir paylaşım olabilirdi
İnsanın yaradılışına kırgınlığı nasıl iyileşir?

Sevgilim,
Seni öperken kendime sığındığımı fark ediyorum
Gözlerimde mavi bir ışık vardı. İşte ben onu kaybettim.
Seni sevmek için geçerli bir neden aramıyorum,
İnsan yarasını saranı sever. Tüm dinler böyle doğmuştur.
Ama biliyorsun tek omzum, tek göğsüm var benim;
Hiçbir adamı tekrar doğuramam.

Tehlikeli şiirler yazıp gazetelere çıkmak istiyorum,
Ama Türkçe‘ye küsecek kadar yorgunum.
İnsan, kendini duymayan bir bedeni nereye kadar taşıyabilir?
Herkesi görmekten renklerime öyle uzağım ki,
Bundan böyle ne işe yarar ellerim...

Bir adam gördüm.
Sağ eli kalem tutmuyor, saklamaya çalışıyordu.
Benim de sağ kolum felç oldu.
Ne diyeyim, güzel şiirdi.

Var oluşumla ilgili öyle çok şiir yazdım ki, kimse bana inanmaz oldu
Tam da bu yaşıma acı bir parantez açıyorum;
İsmimi unutup milyon kere ölmüşüm ben.
Tüm çocukların ellerinden tutar kadınlığım,
Ama her yolun sonu olacağına inanmasın hiç kimse.

Anlamlı bir cümle kurup sadece ölümü beklemek istiyorum
Seni yazamam, şiir zannederler;
Ancak anlatabilirim, yazmasını hatırlamıyorum.
Beni duyman lazım, bağıramam;
Bedenimi bu uçurumda yalnız bırakmayacağım... 


23 Eylül 2023 Cumartesi

Yılgın Bir Savaş Bu Kızım

Özlem

Aslında kurallı bir cümleyim
Herkesi kendime benzetip,
Hepsinden nefret ediyorum.
Hastalık değil bendeki, maruz kalmak.
Yoksa böyle kimsesiz olmazdım.

Bana ölmeyi unutturan ne varsa annesiyim,
Annemin doğum acısıysa yaşamdan geliyor
Yine o acıyı özledim
Yaşam amacım bu bile olabilir.

Evimde akşam üstüdür şimdi,
Çıkarın battaniyemi.
Kızıma göre şu an sokak çocuğuyum,
Daha dün doğmuşum sanki
Anne oluyorum babama.
Hepimiz kendi acımızla ölüyoruz,
Bu da benim çıkmaz sokağım olsun.

Penceresi olan evleri sevmiyorum.
Çünkü yazık oldum, hata yaptım.
Çocuk yanımı doğurdum sana.
Bir tek güzel ellerim,
Resmin bile yüzüme bakmıyor.
Değilse de söyleme;
Bilmeyeyim kimlere gülüyor,
Kimlere güzelim.

En güzel annem benim,
Sonra sen, sonra dünyanın bütün çocukları..
Eksiksiz sevdim hepsini, sarıldım sımsıkı
Ama yaşlar birikmiş hep gözünde,
Ellerinin kanayası var.
Yolumun üstünde hiç çiçek yok,
Yaralarımla anılmak istiyorum,
Onlar benim kaldırım taşım.

Sigarayı bıraktım,
Çaya attığım şekeri bile azalttım
Otobüse bile biniyorum hatta.

Ne güzel mutluluklar görüyorum,
Herkes karalar giyinmiş.
Geriye bir ben kalıyorum, bir de sokak kedileri.
Ama bitmedi daha, sürüyor kavgam.

Bilen bilir, doğduğumdan beri çıplağım.
Üzerini örtmem hiçbir şeyin,
Saçlarımı yolarım ama belli etmem
Daha sağlam ipler de öremem sana.
Canım çıkar da sesim çıkmaz
Bu, bir çeşit depremdir.

Duvarlara hak veriyorum
Bunun için en çok ben üzgünüm,
Ve en çok da kendimden af diliyorum.
Tanrı kadına kızgın, umarım dualarımı kabul eder.
İstanbul'da ölmüşüz biz,
Keşke yine hayatta olsak.


20 Eylül 2023 Çarşamba

Dersler : İnsan İyi Bir Hayat Yaşayıp Yaşamadığını Nasıl Anlar?

Özlem Ekici

    Çağdaş İngiliz edebiyatının yazarlarından biri olan Ian McEwan’ın son kitabı Dersler, çok katmanlı yapısıyla insan doğasının karmaşıklığını tüm yönleriyle ele almış. Sevdiğim bir yazardan yine şaşırtıcı ve devasa bir eser okudum diyebilirim. Hatta hiç yazarla tanışmayan arkadaşıma bile oku diye yoğun ısrarlarıma maruz bıraktım. Yazarla tanışma kitabı da olabilir pekala. 

    1959 yılında küçük bir çocuk olan Roland, babasının isteği ve annesinin buna itaarkar bir tavırla boyun eğişiyle yatılı bir okula verilir. Sessizliği ve piyanoya olan yeteneği öğretmeni Miriam tarafından ilgi görür. Bu bir dönüm noktasıdır diyebiliriz. Arkadaşlıklar, okul, müzik, dersler genellikle ergenlik sebebiyle çok da parlak bir seyirde gitmez. Tuhaf alışkanlıklarıyla yatılı okuldaki Miriam'la yaşadıkları, parlayıp sönüveren anlık hevesleri derken nelere tanık olmuyoruz ki! Romandaki karşılaştığımız bir diğer zaman dilimi ise Çernobil felaketinin olduğu yıl. Bu zaman diliminde Roland büyümüş, hatta evlenmiş, daha da arttırıyorum baba bile olmuş olarak karşımıza çıkıyor. Roland'ı karısı tarafından terkedilmiş oğlu ile eve kapanmış olarak buluyoruz. Bu noktada Roland belirli bir yaşa gelmiş ve artık kendisiyle karşılaşmak zorunda kalmıştır. Alakasız bir evlilik yapmış, zerre olgunlaşma emaresi göstermediği halde çocuk büyütmeye çalışan, elle tutulabilir mantıklı işler yapmasını beklerken sürekli ilgi alanlarıyla ilgilendiğini görürüz. İçsel hesaplaşmalar, geçmişten arınma ve bağışlanma kısmındadır hayatının ancak ne kadarını yaptığını okuyunca siz karar verin. Yaş ilerledikçe güçsüz annesinin ve bencil babasının davranışlarını da anlamaya başladığını görürüz. Bu kısımda da ben fazlasıyla etkilenmiştim. Psikolojik olarak da Roland'ın çok iyi yansıtıldığını söylemeliyim. 

    Ian McEwan, Roland'ın çocukluktan yaşlılığa olan sürecini anlatırken zaafları, tutkuları, insanın kendine bile açık edemediklerini apaçık önümüze serer. Sadece bireysel anlamda yapmaz bunu, toplumsal sürece-tarihe de tanık oluyoruz. Küba füze krizi, nükleer enerji sorunlarına, salgın hastalıklara, dijital çağa... 

    Diğer kitaplarında da olduğu gibi yine bizi şaşırtmayı başarıyor ve okuru bir şekilde yakalayıp okurken diri tutuyor. Bu arada söylemeden de geçmeyelim, kitabın içerisinde diyalog yok, dümdüz yazılmış. Bu yüzden biraz uzun ve sıkıcı da gelebilir bazılarımıza. Bölümlere ayrılmış olmasına rağmen dediğim gibi dümdüz yazılmış bir metin. Geçmişten günümüze akan bir süreç halinde anlatılmıyor bu olaylar. Bir zaman diliminden diğerine adete sıçrarcasına okuyoruz. Aslında bu karmaşıklığın da bir anlamı olduğunu düşünmeden edemedim. Dersler, adı gibi aslında bize bir insan hayatının karmaşasını en ham haliyle aktarmış gibi geldi, hayatlarımız da karmaşık değil mi zaten? Bu karışıklık sebebiyle yoğun bir anlatıma maruz kalıyoruz ve ister istemez Roland'ın hayatından çıkıp da kendimizinkine bakabilmemiz çok nadir oluyor. Tabi hangi açıdan, nereden, ne kadar bakabiliriz, bu kısım da biraz karışabiliyor. Kendime çok derin ve değerli dersler çıkardığım bir kitaptı. Roland’ın çabasız, eyleme geçmeden öylece durduğu ve her an umutlu bakışlarla sürdürdüğü hayatında kendimi sorgulayacak bir çok yer buldum.

    İçimi rahatlatan bir kısımdan bahsetmek istiyorum. Miriam Cornell, bir piyano öğretmeni ve hiçbir anlamda yaptıklarını haklı ve doğru görmedim ve kitabın sonunda o bariz ibarenin, "böyle bir piyano öğretmeni hiç var olmadı", nasıl içime su serptiğini söylemeden geçemeyeceğim. 

    Kitap bu yıl içinde basıldığından pek okuru henüz yok, daha çok okura ulaşması niyetiyle bu incelemeyi ve öneriyi yazıyorum. Umarım keyifle okursunuz. Dersler adı gibi içinden çekip alabileceğiniz bir çok ders barındırıyor. 

    Bu arada son bir hatırlatma yapalım. Bu ve benzeri birçok incelemeyi 1000kitap üzerinden paylaşıyorum. Alıtılar ve daha fazlası için de oradayım. Tıklamanız yeterli. 


8 Eylül 2023 Cuma

Günah Çıkarma Ritüeli

Özlem Ekici
Tanrı'nın yarattığı ilk pişmanlığım,
Bir ismim olduğu sürece günahlarım da olacak.
Dünya'nın kaosuna basit bir sebep olayım istedim;
Yüksek balkonlarda buldum, öptüm ellerimi.
Bana benzeyen bir kadın varsa yüzünü unutsun, ezberlesin tüm duaları.

Bütün şehir inananların olsun, ben çıkmaz sokakların kadınıyım.
Ben güzel yaşadım çünkü sonumu bir adama bırakmadım
Her gece kızım doğuyor ve günün ilk ışıklarıyla kayboluyor.
Biliyorum, çağımın kadını olamadım
Canım sıcak bir yatak ve süt çekiyor;
Bu gece çocukluğuma dönesim var.

Bedenimin bir yerinde tarifi olmayan acılar doğuyor yine
Kadınlığım, çocukluğumdan çok önce başladı.
Ne zaman büyümekten yorulsam hüzünlü dizeler yazarım,
Bitmeyen şiirlerime de kırgınım biraz...

Şiirlerimde yaptığım, çöküşümü hazırlamak
Kafamda sayfaları çeviriyorum, oysaki ellerim titriyor.
Çok kalabalık ama bir o kadar da yabancı yüreğim.
Evime olan nefretim yolumu belirledi,
Her gece dizlerim kanar dua ederken.

Belki ismime yakıştırmazsın ama,
Sözlerim en büyük günah olduğu için yazıyorum
Bir hikayenin içinde olmalıyım ki kesince kanım akmasın
İyi kalpli bir adam bana bacaklarımı verse de yedi yaşıma koşsam;
Allah'ım, annemi koru kalemimden.

Yazabilseydim, raflarda unutulmuş bir roman olmak isterdim
Dokunduğum her şeye saçlarımın kırmızısını bulaştırdım,
Beyaz elbiseler giyiyorum yaralarımı sergilemek için.
Gece olur soyunurum, korkularımı anlatacağım önce.
Sanki Tanrı izin verdikçe kendimim, hem de başka biriyim
Bir sanatçı gibi sevdim, devletler gibi acı çekiyorum.
Gençliğimi kadınlığımdan utanarak geçirdim,
Bir asır daha barındır beni dünya.

Sevgilim sen hangi kutsal kitabın günahısın;
Defalarca keşfedilmiş bir topraksın, seni de öldürmüş toplum.
Sana hayranlıkla bakıyorum sanki ben yaratmışım gibi
Bana kötü alışkanlıklarımı bıraktıracağını biliyordum;
Duaları, kitapları ve annemi reddettim.
İsmimi senin koyduğunu öğrendiğimden beri adlara inanmıyorum
Beni ne diye çağırırsan o olurum.
Kimliğimi ilk kavgamda bıraktım;
Seni herkesten koruyabilseydim oracıkta terk ederdim.
O günden beri senden yana hiçbir şeyim yok
Ellerim, en çok da ellerim yok;
Onları bile sana verdim, hadi beni alkışla!


Not: Kendi şiirlerimi tekrar paylaşma kararı almamın üzerine, uzun bir aradan sonra ilk kez kendi şiirimi paylaşmamın sevincini yaşıyorum 😊

6 Eylül 2023 Çarşamba

Gönülden Gönüle Bir Bağ Vardır

Özlem Ekici

    Gönül, Sōseki'nin hayatının son demlerinde kaleme aldığı kurgularından biri. Adından olsa gerek bir aşk romanı okuyacağım diye düşünseniz de sizi bu konuda ters köşe yapıyor. 

    Gönül -Japonca adıyla Kokoro-, Modern Japonya edebiyatının önemli temsilcilerinden Natsume Sōseki'nin kült eserlerinden biri olarak görülüyor. Ülkesinde Dazai’nin İnsanlığımı Yititirken’iyle birlikte en çok okunan iki romanı ünvanını paylaşıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri; Japonya’da modernleşmenin en yoğun yaşandığı döneme, Meiji Dönemi’ne ışık tutmasıdır. Öyle ki kitabın olay örgüsü, ilerleyişi ve karakterlerin gelişimi bile İmparator Meiji’nin ölümü gibi tarihsel bir olaya bağlıdır. 

    "Kokoro", kalp, ruh, zihin ve duygu gibi anlamlar içeren bir kelime olarak bilinir. Çoğu dilde bu anlamı karşılayacak bir kelime bulunamadığı için ‘’Kokoro’’ olarak basılmıştır. Neyse ki Türkçemizde ‘’Gönül’’ olarak karşılık bulabilmiş. Kitaptan da anladığımız kadarıyla gönül ile kastedilen, "bağ". Kitaptaki gencin "hocam" diye bahsettiği kişiye hali, tavrı ve yaşı sebebiyle saygı duyduğu bu adamla kurduğu bağdan bahsediyoruz. Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde hocam diye bahsettiği kişi ve onun eşi ve anlatıcı rolündeki genci görüyoruz. Bu kısımda daha çok anlatıcı gencin kurduğu bağın yönlerini, sebeplerini, genç için önemini görüyoruz. İkinci kısımda ise gencin hayatına biraz daha dahil oluyor ve ailesinin evine konuk alınıyoruz. Bu bölümde aile ilişkilerinin yanı sıra tarihsel süreçten haberler alıyoruz. Üçüncü ve son kısımda ise hocam diye bahsettiği kişinin itiraf mektubunu okuyor ve onun hayat hikayesini dinliyoruz. Benim için kitabın en can alıcı noktası burasıydı ki birçok okur için de öyle olduğunu tahmin ediyorum. İtirafına başlarken ettiği ağır söz de aslında bunu destekler nitelikte: "Şimdi kendi ellerimle kalbimi parçalayıp yüzünüzü bu kana bulamaya yelteniyorum. Kalp atışlarım durduğunda, sizin gönlünüzde yeni bir yaşam kendine bir yer bulsun, o yeter."

    Üslup olarak Japon edebiyatının o sade, akıcı, duru yanını en güzel şekliyle görebiliriz. Kurgu olarak da oldukça güçlü bir sarmal yapıdan bahsedebiliriz; şimdiki zaman ve geçmiş arasındaki bağlar, tarihsel anekdotlar oldukça iyi bağlanmış. İlk iki bölümde anlatıcı olarak gördüğümüz gencin yerini son bölümde hocam diye bahsettiği kişi ele alıyor ki bu aradaki anlatıcılar arasında üslup ve anlatım yönünden farkı da çok rahat hissettirmiş. Anlatıcıların değiştiği bu tarz kitaplarda bazı yazarlarda tek elden çıktığını bariz şekilde anladığımız durumlar olduğunda olsa gerek okurken biraz bu duruma dikkat ediyorum. 

    Sōseki, bu başyapıtında karakterler ve onların düşünceleri aracılığıyla Japonya’nın modernleşme sürecindeki atmosferini ayrıntılı bir biçimde tasvir ediyor. Kültür çatışmaları, karmaşık insan ilişkileri, kuşaktan kuşağa değişen toplumsal değerleri, aşkı, yalnızlığı ve bir çağın dönüşümünü ele alıyor. Bir yandan geleneksel ve modern Japonya arasındaki kuşaksal uçuruma odaklanırken, bir yandan da atmosfere melankolinin hakim olduğu bir hikâye anlatıyor ve bunu yaparken de okuyucuyu asla sıkmamış, kitabı üç bölüme ayırdığı gibi bu üç bölümü de kendi içerisinde genellikle iki-üç sayfadan oluşan kısa bölümlere bölmüş. Zaten sade olan anlatımla bu teknik de sayesinde sayfalar nasıl akıp bitiyor pek anlaşılmıyor. 

    Aslında "hocam" dediği ve ona saygı duyduğu bu adamın öyle pek etkileyici nitelikleri yok, sessiz ve çoğu yerde yeter artık susma dedirtecek kadar bıktıran biri. Tabi ki saygı duyabilir, etkilenebilir ve herkese göre bu kriterler farklılık gösterir ancak ben mantıklı bir yere oturtamadım bu durumu, yine de bir bildiği vardır diyerek çok da karışmadan okumaya devam ettim. Fakat okuduğunuzda anlayacağınız üzere bu karakterin onur algısı da arkadaşlık algısı da öyle çok da övgüye değer değil. Bu sessizliği hanımında zaman zaman değersizlik duygusuna yol açmasına, eşinin kendisinden dolayı mutsuz olduğunu düşünmesine sebep olan bir sessizlikti. Sırlarıyla yaşayıp, herkesi mutsuz edip aynı şekilde emaneti vaktinden önce teslim etmesi falan derken ben açıkçası saygıdan öte biraz nefret etmiş bile olabilirim. Sessizlik de iyidir ancak her şeyin bir yeri vardır ne de olsa. 

    Gönül'ü okumaya başladığım sıralarda ufak çaplı bir yazarın hayatına dair araştırmaya girişmiştim ve anı-günlük tarzında bir eseriyle daha karşılaştım, "Cam Kapının Ardında". Araya onu olup bitirdikten sonra "Gönül"deki yolculuğuma kaldığım yerden devam ettim. Bu sayede gönüldeki biyografik noktaları da görmüş oldum. Sōseki, ailesinin ilerlemiş yaşında doğan, tekne kazıntısı diye tabir edeceğimiz türde en küçük evladı. Annesi geç yaşta çocuk doğurmuş olmaktan hicap duyduğu için, onu 1-2 yaşlarında evlatlık vermişler. 5 yaşına geldiği sıralarda ablası onu evlatlık verildiği ailenin dükkanında üstü başı perişan bir halde görünce dayanamıyor ve kucakladığı gibi eve getiriyor. 11 yaşına gelene dek anne-babasını büyük babası ve büyük annesi zannediyor. Bir gün evlerinde çalışan hizmetçi kız gelip bunu ona söyleyince gerçeği öğreniyor. Gönül'de de evlatlık verilen, kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen, sonu hazin çizilmiş bir karakter var. 

    Tüm kitap boyunca sakin ve istikrarlı bir şekilde ilerliyoruz. Ritmini hiç kaybetmiyor, merak duygunuzu taze tutuyor ve okuduğunuzdan zevk alarak kapatıyorsunuz arka kapağını. Japon edebiyatındaki enlerin içinde yer etmesi gibi bende de kesinlikle enlerimden biri oldu. Bitirdiğimde edebiyat damağımda hoş bir tat bıraktı. Japon edebiyatının bu sade ve duru olan akıcılığını doya doya yaşattı. Farklı dünyalara ve kültürlere misafir olmak, edebiyat damağında hoş bir tat keşfetmek isteyenlere tavsiye ederim.

"Özgürlük, bağımsızlık ve bencillikle dolu bu devirde doğmanın bedelini yalnızlıkla ödüyoruz." (s.48)

"Vaktiyle bir insanın önünde diz çöktüğün gerçeğinin hatırası, zamanla o insana tepeden bakmaya yöneltir kişiyi." (s.48)

"Doğduğun yerde gökyüzünün rengi farklı olur, toprağının kokusu bir ayrıdır, ana babanın hatıraları yüreğini ısıtarak gözünün önüne gelir." (s.191)

"Vücuda hayat veren kanın gücüdür ne de olsa. Sözcükler, sadece havada yayılan dalgalar değildir, çok daha güçlü şeyler üzerinde çok daha güçlü etkileri vardır ne de olsa." (s.196) 

Eğer aşk denilen gizemin iki ucu varsa ve üstteki uç kutsal hisleri uyandırır, alttaki uç ise şehveti uyandırır dersek, benim aşkım şüphesiz ki üst uç tarafındaydı. (s.209)

"Gerçek aşkın, dindarlıktan çok farkı olmadığına yürekten inanıyorum." (s.213)

"Bedensel olsun ruhsal olsun, tüm becerilerimiz dış uyaranlar ile kâh yok olur. Hangisi olursa olsun dış uyaranı gitgide güçlendirme gerekliliği muhakkaktır. Eğer bu süreç düzgün ölçüp tartılmazsa son derece tehlikeli bir yöne doğru ilerleyebileceğinden ötürü kişinin kendisinin de etrafındakilerin de fark etmeyeceği riskler ortaya çıkabilir. Doktorların açıklamalarına bakarsan insanoğlunun midesi kadar tembel bir organ yokmuş. Sadece yavan prinç lapası yediğin takdirde, daha farkına bile varamadan sert besinleri sindiremez hâle geliyormuş. O yüzden doktorlar, "Her şeyi yeme talimi yapın," diyor. Ancak ben bunun sadece alışkanlık kazanmak anlamında olduğunu sanmıyorum. Kademe kademe uyaranlar arttırıldıkça sindirim işlevinin direncinin de arttığı anlamına geliyor olsa gerek. Eğer tam tersine midenin gücü yavaş yavaş azalırsa sonuç nasıl olur diye gözümüzde canlandırırsak hemen anlıyoruz değil mi?" (s.243)

4 Eylül 2023 Pazartesi

Bi'şeyler #6 : Ruh Havadır(!)

Özlem Ekici

    Uzun zamandır bloga uğramıyorsun kuzum sana neler oldu diyerekten birden yazsam sanki ne yazacağım diye kendimle çekişirken tam şu anda buldum kendimi, şaka yapıyorum canım, o kadar zor bir hafta geçirmişim ki gelip kendimi rahatlatmak için buraya attım. Eski üretkenliğimi sağlayamıyorum diye dolaşırken ne yapsam ne etsem diye evde turluyordum ki yine kendimi o her şeye burnunu sokup devamını getirmeyen biri olduğuma ikna edip vazgeçtim. Ardından yahu "büyücüler bu saatte açılmamıştır daha, sen ne halt yemeye bloga yazı yazıyorsun" diye de bir güzel azarladıktan sonra tabi ki söz dinlemeyen ben, ta da, işte karşınızdayım. 

    Şimdi neler oldu, neler yaptım falan diye başlayacağım. Hazır mıyız? 

    Özellikle geçtiğimiz hafta inanılmaz zor günler yaşadım ki hala biraz etkileri sürüyor. Her şeyden bihaber uyanmış ve yüzümü soğuk suya tutup daha da kendime gelmek üzere gittiğimde aynada nur cemalime bakayım sabahki saç stilim nasılmış falan diye bir baktım ki ne göreyim, sol gözüm kıpkırmızı! Yani evet, bu kadar şok geçirmedim tabi ki, ne de olsa kitaplara dalıp koltukta iki büklüm uykuya kapılıverdiğim bir günün yine bir sabahı, çok da endişelenecek bir durum yok diyerek az inceledim, ardından kahvemi yapmaya gittim. Tabi gün içinde o çok sevdiğim yeşil göz kalemim ve rimelimden (Levla'nın maksimum makyaj anlayışı) uzak kalsam da geçer ya edalarıyla işlerime devam ettim, tabi tabletten okumalarıma ara verdim, basılı kitaplara da çok kapılmamak için kendimi dizginledim. Ertesi gün geçmeyince tabi ki endişe katsayım arttı ancak bir yolunu bulup tam sağlığıma kavuştum dedim ve o da ne, ta da, yaz biterken grip mi oldum yoksa midemi buzlu suları içerken üşüttüm mü bilemeden yataklara düştüm. Mecazi anlamının yanı sıra hakikaten bir ara halsizliğim tavan yapınca kendimi yatağın kenarında bırakıverdim süzülüşüme. 

Levlacım, sen ne oldun böyle, bir türlü düzelmiyorsun dedikçe, ki bu mızmızlanma oldukça kısık sesle ve minimum enerjiyle yapılıyor, daha da kötüye gittiğimi gördüm. Yatmaktan ve evde kapalı kalmaktan bunalma katsayım arttıkça artıyordu. Bu süreçte zorlandım falan ama tamam, sağlığın kıymetini çok iyi anladım, hatırladım. 

    Velhasıl, onu da atlattık, tabi evde geçen günlerin sıkıntısından çatlamış olacağım ki hafta sonu çabuk geldi. Gün ışığı gören kader mahkumu sevinciyle oksijeni içime çektim. Tabi çekilen havanın ne kadarı oksijen, ne kadarı kirlilik bilemiyorum, yine de oh mis gibi Ankara havası. Önce tabi ki Kuğulu Park'a gitti bu kız diyeceksiniz, ama çok köklü bir değişiklik(!) yapıp Seğmenler'e gittim. Hava güzel, sandalyem kolumda, zaten duvarların arasında durmaktan ruhum bunalmış, neşeli şirin gibi dolaşıyorum ortada bir güzel yürüyorum. Düşüp sırılsıklam olana kadar işte bu duygular içindeydim. Yani tam iyileştim, oh mis gibi hava diye sevinirken sakarlığım bak ben buradayım dedi ve evet, sen kalk Denizli'de koskaca derelerin içinden hoplaya zıplaya gezen kız, azıcık suyun içine düş. Uzatmayalım acısı tabi ki ertesi gün daha çok çıktı ama uzun süredir bu kadar ağrılı acılı bir düşüş yaşamamıştım, hamlamışım. 

    Gidilecek sergiler, okunacak kitaplar, dinlenecek podcastler vs beklerken olan şeyler beni oldukça bunalttı. Tabi ki bunalmadan kaçış yolum olan yazmak... 

    Bu ay Çankaya belediyesinin kültür merkezlerinde genel olarak sinema kültürü konu alınmış ve tabi ki ilerleyen günlerde bunlara katılmayı planlıyorum, bloga da belki koyabilirim, emin değilim. Okuduğum kitaplardan üzerine bir şeyler yazmak istediğim bir kitap ve notları ise halen beklemede, ona da bir bakacağım elbette en kısa sürede. Yağmurlu bir Ankara sabahında felaket haber ajansından düştüğümüz notlar bu şekildeydi. Daha hayırlı bir zaman diliminde görüşmek dileğiyle... 

11 Ağustos 2023 Cuma

Kadının Yine Adı Yok - Solak Kadın

Özlem Ekici

    'Solak Kadın' ismini ilk duyduğumda oldukça şaşırmıştım, belki de çağrıştırdığı o şarkı yüzünden diye düşündüm. Bu kez yazarına bir baktım ki Nobelli yazar 'Peter Handke' ile karşılaştım. Önce kitabın arka kapağına bir göz atalım. 

Peter Handke'den hiç değilse bir süre için tek başına kalmak isteyen bir kadının öyküsü...

İnsan günün birinde bir "aydınlanış'la uyanıp yaşamını değiştirecek bir karar verirse ne olur? Bu roman, kocasından ayrılıp çocuğuyla (evi, korkuları, cesaretiyle) birlikte yalnız kalmayı seçen bir kadının birkaç günlük serüvenini anlatıyor. Dramatik olmaktan çok olağanlığı, herkesçe-yaşanabilirliği vurgulayan bir serüven bu.

Bir kadının, başı dik yürüyüşünün ilk birkaç günü...

    Tam olarak da bu aslında, öyle bizi olaylar ve akan bir zaman beklemiyor. Oldukça durgun ve sarkık gibi ilerleyen bir anlatımla karşılaşıyoruz. Açıkçası bu çok da can sıkıcı bir hale gelmiyor, ancak öyle akıcı bir şey bekleyip de elimize alırsak çok üzülürüz, çünkü bununla uzaktan yakından alakası yok. 

    Biraz yazar hakkında konuşalım. Peter Handke, 6 Aralık 1942'de Avusturya'da doğdu. Öz babası, daha o doğmadan annesinden ayrıldı ve annesi daha sonra Peter Handke'ye adını veren Bruno Handke ile evlendi. Peter Handke,1944 yılında ailesiyle birlikte Doğu Berlin'e göç etti, ama Berlin'in Ruslar tarafından abluka altına alınmasından hemen önce oradan ayrıldılar. On iki yaşına kadar, din ağırlıklı eğitim veren bir okulda okudu, sonra normal liseye geçti. Anne tarafından büyükbabası Slovak olduğu için küçük yaşlardan başlayarak bu kültüre ilgi gösterdi. 1961 yılında hukuk fakültesine girdi ve öğrencilik yıllarında yazmaya başladı. İlk roman denemesi olan Die Hornissen'in Suhrkamp Yayınevi tarafından kabul edilmesiyle birlikte eğitimini yarıda bıraktı. Bu romanın yayımlandığı 1966 yılından sonra Peter Handke yazarlık dışında bir iş yapmadı. 1971 yılında annesi intihar etti. Kendisini çok etkileyen bu olayı, Wunschloses Unglück adlı romanına konu edindi. 1972 yılında eşinden ayrılan Handke bu evlilikten olan kızını tek başına büyüttü. Yetmişli yıllarda Peter Handke hem kişisel görüşleri ve yaşam tarzı, hem de başkaldıran kişiliği nedeniyle fazlaca eleştiri aldı. 1973-78 yılları arasında Paris'te, 1978-79'da Amerika'da yaşadı. 1979'da Salzburg'a döndü. Şiir, roman ve tiyatro oyunları bulunan yazarın bazı yapıtları Türkçeye de çevrilmiştir. Birkaç dile çevrilen Hiçkimse Koyunda Bir Yıl adlı romanı da Can Yayınları arasında çıkmıştır. Peter Handke, Paris'te yaşamaktadır.

    İsveç Akademisi, 2019 Nobel Edebiyat Ödülü'nü Avusturyalı yazar Peter Handke'ye verildiğini duyurdu. Handke'nin "insan deneyiminin özgünlüğünü ve sınırlarını dilbilimsel ustalıkla araştıran etkili yapıtları" nedeniyle ödüle layık görüldüğü kaydedildi. 

    Oldukça başarılı bir yazardan etkileyici bir kitap okuyoruz. Şimdi gelelim şu şarkıya, 'Left-handed Woman', Cadillac grubundan dinlemenizi tavsiye ederim. İçinde şöyle güzel bir cümle geçiyor: ”başkalarıyla bağrıştı zincirli salıncakta, sonra da onu yalnız bir daha ancak düşlerimden geçerken gördüm.”  Şahsen bu şarkının da kitaba çok uyduğunu düşünüyorum. 

    Kadının adı yok diyorum lakin aslında adını yazardan hiç duymuyoruz. Başımıza vura vura "kadın" diye dayatıyor adeta. Yoksa adının 'Marianne' olduğunu ve kimdir, nedir, ne yapmaktadır bilgisine de sahibiz. “Aniden aydınlandım.” der Marianne, ve kocasını terk eder. Böylece yalnızlığa adımını atar. Bu yolda kendi içinde savaşlar verdiğini sezeriz, yer yer de tanığı oluruz. İşte bu tam da kitabın özeti niteliğindedir. “Daha iyi bir hayat nasıl olurdu” temalı bir ödev hazırlayan çocuğuna bakarken mi düşünmüştür bu kararı kadın, yoksa sürekli uzakta olan kocasının yokluğunda da pekala yaşayabileceğini mi fark etmiştir, bilinmez. Bilinen, bu kararın çok, saçma görünecek kadar çok ani olduğudur. Bardağın nasıl dolduğunu uzun uzadıya anlatmaz Handke, taşmasını gösterir. Bizi nedenlerle değil, sonucun içindeki çelişkilerle uğraştırır.

    Kadının ve etrafındaki birkaç insanın durağan yaşamlarını da okuruz. Tıpkı kitabın sonundaki Goethe alıntısındaki gibi, “düşünerek ya da düşünmeden.. dehşetengiz durumlarda bile sanki hiçbir şey yokmuş gibi nasıl yaşar giderse, öyle” yaşayıp giden insanları. Ama durağan olanın içindeki çelişkileri, ruhun çırpınışlarını, bastırılmış duyguların gizli tuttuğu şiddeti açığa çıkarır: Erkeğin terk edilince ortaya çıkan şiddeti, kadının içinde dönüp duran ve aslında nefret ettiğini düşündüğümüz çocuğuna yansıttığı şiddet, ve çocuğun aslında mutlu olmayan ebeveynlerine karşı duyduğu hınç.. O yüzden bu kitabı okurken, çok az olay anlatımı olmasına rağmen, sanki çok hareketli bir metin okuyormuş gibi hisseder insan. Handke’nin sevdiğim yanı sanırım bu: durağanlığın kendi aksak ritmiyle anlatabilmesi.

    En dikkat çekici ayrıntılardan biri, bir kadının yalnız kalabilmesine en az tahammül edebilenin yine kadınlar olmasıdır. Kendisinin yapamadığını başkasında gören ve kararını değiştirmek için çırpınan o acınası insan tipini çok güzel verir yazar. 'Bir kadının en büyük düşmanı yine bir kadındır' sözünü tasdik eder bize. 

    Eşini terk etme, yalnızlık kararı kitapta iki arada bir derede bırakılır. Kafada çoğu şeyler çözümlenmişken hayatın gene de başka bir yerde olduğu duygusunu inceden inceye sezdirir insana. Tek ve sabit bir sonuca varamayışımızı kitabın sonunda kadının yalnızlık kararını sürdürüp sürdürmediği okura bırakmasına borçluyuzdur. “Ee, ne oldu şimdi, döndü mü, yalnız kalmaya devam mı etti.” dersiniz, cevap gelmez. Hayatın içinde kusursuz hiçbir seçenek, yegane bir kurtuluş yoktur mesajını verir sanki.

    Bir kadın yazarın, bir erkek karakteri başarıyla anlatması zor değildir bana göre. Çünkü erkeklerin dünyasında yaşıyoruz, ve biraz gözlem, biraz üzerine düşünmek yetiyor. Ama erkek bir yazarın, bir kadını yazarken gösterdiği beceri beni her zaman etkilemiştir. Çünkü bu çabayla kazanılmış bir duyarlılığı, sağlam gözlem gücünü ve empati yeteneğini ortaya koyar. Tıpkı Peter Handke gibi. Yazarı da bu konuda övmeden geçmeyelim dedim. :)

    Hani bazı kitaplar vardır okuduktan sonra evet ya kesinlikle böyle olur dersiniz. İşte Solak Kadın'da aynen öyle bir roman. O kadar gerçekçi ve o kadar yalın bir roman ki okurken çok ekstra bir olay ya da olağan dışı bir şey beklemiyorsunuz. Sıradan bir hikaye aslında. Ama Peter Handke bu sıradan hikayeyi bile o kadar güzel kaleme almış ve o kadar güzel kurgulamış ki bir solukta okuyup bitiriyorsunuz. Aldığınız edebi zevk de bir başka... Sonrasında satır aralarında söylenmiş olan o muhteşem sözler kalıyor.

"Hayır, mutlu olmayı istemiyorum, memnun olayım yeter. Mutluluktan korkuyorum. Sanırım mutlu olmaya katlanamam, şu kafam dayanamaz. Çıldırır, bir daha düzelemem, ya da ölürüm. Ya da birini öldürürüm..." 

    Konu aslında bu kadar fakat bahsettiğim gibi bu basit gibi görünen konu kitabın içindeyken sizi oldukça düşündürecek ve bir kadının neler yaşadığını size anlatmış olacak.

"Seni yabancı bir kıtada görmek isterdim. Çünkü ancak orada yalnız görürüm seni başkalarının arasında..." Bu alıntı ise kadının sürekli dinlediği plaktan...

"Bruno kendi kendisine bir şiir söylüyordu.
'Bir pervane gibidir acı 
Tek farkı, insanı alıp götürmez bir yere
Döner de döner habire " 

"Bana bu akşam, sanki ömür boyunca dilediğim her şey gerçekleşmiş gibi geliyor. Sanki bir büyüyle, bir mutluluk durağından öbürüne, arada hiç yol kat etmeden geçebilirmişim gibi bir duygu. Büyülü bir güç hissediyorum, ve sana ihtiyacım var. Ve mutluyum. Alabildiğine bir mutluluk çağıldıyor içimde.”

"Yüzünüz o kadar yumuşak ki, günün birinde öleceğimizin bilincindesiniz sanki." 

    Marianne, bir kadın, sadece yalnız kalmak isteyen bir kadın. Kimliği, yaşı, görünüşü önemsiz. Başta Bruno olmak üzere hayatındaki bütün erkeklerin emreden, isteyen, denetleyen halleriyle onu güçsüzleştirdiği farkındalığını yaşayıp kendi ayaklarının üstünde durarak her şeye göğüs germeye çalışan bir kadın. Bu isteğini paylaştığı eşinden uysal bir destek görünce bireyselliğine duyulan saygıdan etkileniyoruz. Fakat kadın bu kararında diretip de bir başına hayatını sürdürmeye gerçekten başladığında çevresindeki insanlar onun kadın olduğu için yalnız kalamayacağını, bu yaptığının mistik, mantıksız, sadece modaya ayak uydurmak olduğunu söylediğinde gerçek gün yüzüne çıkıyor.

    Marianne sadece bir kadın. Kendini deneyimlemek isteyen bir kadın. Öyle çok güçlü, huzur ve umut dolu, mutlu bir kadın da değil. Saçları saç kokan, yürüyüşü sadece yürüyüş olan gerçek bir kadın. Sakin tavırlarının ve beklentisiz halinin altında yatan öfke kimi zaman öyle ansızın çıkıyor ki bu kadını aslında hiç de tanımadığımız hissiyatı ile doluyor insan.

    Hikâye sık sık karlı manzaralara yer verse de iç ısıtan, mum ışığında yaşam hissiyatı uyandıran türden. Melankolik halinin içinde yaşam tohumlarını, sevgiyi, doğallığı hissedebiliyorsunuz.

    Marianne hikayenin başında nasılsa sonunda da öyle. Çevresindeki kişiler değişiyor, mekânlar değişiyor, en çok da Bruno değişiyor. Karısına bağlılığından ve feodalitenin yıllardır süregelen hizmet anlayışının en inceleşmiş halinin zarafetinden bahseden modern erkek Bruno; karısına el kaldıran, evine gelip ona bağırıp çağıran birine doğru evrilirken Marianne, sadece Marianne olarak kalıyor. 

“Nasıl da yitik hayatlarmış bu bizimkiler, değil mi?”

    Kitap hacim olarak oldukça küçük hatta kısacık bile diyebilirim. Ardında bıraktığı soru işaretleri ve tabi ki okurken içine düştüğümüz nedenler ve nasıllar okyanusunu saymazsak bir çırpıda okuyup bitiveriyor. Okumaya bir şans verilmesi taraftarı olsam da herkese hitap etmeyebileceğinden de eminim. Bu arada ufacık bir not ki bu çevirmen konusunda, eğer okumak istiyorsanız Tevfik Turan çevirisi yerine Süheyla Kaya çevirisini tercih edin derim. Birini dinleyip birini okudum. İlki fazla teknik bir dil olarak kalmış. Hatta düpedüz olmamış. O kopukluk-sarkıklık dediğimiz kısımlarda uçurumlar kol geziyor. Şayet okursanız şimdiden keyifli okumalar. :)

Bahsi geçen şarkıyla bitirelim. 


Ah unutuyordum az daha, sinemaya da uyarlanmış bir hali varmış. Onun için de şöyle bir fragman buldum.




1 Haziran 2023 Perşembe

Bir Miras Meselesi Değil Bu

Özlem Ekici


    Son zamanlarda okuduğum en iyiler arasına rahatlıkla gireceğini düşündüğüm bir kitapla geldim. Miras, bizi bir miras meselesi ile karşılıyor ancak olayların arka yüzü çok farklı. Sonlara doğru gittikçe çarpıcı gerçekler ile yüz yüze kalıyoruz. Öncelikle bir arka kapağına bakalım ve ardından incelememize devam edelim. 

Miras, bir aile portresinin arka planını resmediyor ve gerçeklere dayalı bir travma hikâyesi anlatıyor. Yakınlığın ve yakınların açtığı yaraların, bağların ve bağları koparmanın hikâyesi bu, tiyatro eleştirmeni Bergljot’un ailesine rağmen sağ kalma, yaşamına sahip çıkma mücadelesinin hikâyesi. Soğuk ve karanlık bir hikâye, portredeki gülümsemelerin gerisinde gizleniyor ama tüm saklı şeyler gibi eninde sonunda açığa çıkıyor.

Norveç’te büyük ses getiren ve çok satan, çok tartışılan bu roman, babanın ölümüyle başlıyor ve yaranın kökenine iniyor.

İnsan ailesini seçemez ama hikâyesini anlatmayı seçebilir.

    Arka kapağında da okuduğumuz gibi biz bir ailenin iç yüzüyle karşı karşıyayız. Miras sadece bu yarayı kaşıyan mesele durumunda kalıyor. Kitabı biz Bergljot adında bu ailenin en büyük kız çocuğundan dinliyoruz. Olaylar da zaten bu kızımız hakkında ve biz aslında onun hikayesine ortak oluyoruz. Travma hikayesi dediğini de maalesef bunu çok da açıklamak istemeden sürprizini kaçırmadan anlatacağım. Bergljot'un babası ile 5 ile 7 yaşları arasında yaşadığı çok ağır bir durum, bu duruma sessiz kalan bir anne ve tabi ki inkar eden bir baba. Daha sonra bu sessizliğe bürünenlere kardeşleri de katılıyor. Zaten aile dinamiğinde Bergljot ve abisi, Brad, diğer iki kız kardeşlerine kıyasla ebeveynlerinden kopmuş ve mesafeli bir duruş sergiliyor. Üstelik diğer iki kız kardeş bu iki kardeşe kıyasla aileden sevgi ve bağlılık konusunda daha fazla nasiplenmiş. 

    Travma sebebi olayı biz tek taraflı görüyoruz, Bergljot ve çocukları, özellikle de en büyük çocuğu Tale açısından çünkü diğer çocuklar bu konuda daha sessiz gibi görülüyor, bize travma sonucunda olanları ve yaşanılanları resmediyor. 

    Miras meselesi de şöyle başlıyor aslında, zaten kitap babam öldü diyerek başlıyor. Bana bu konuda Camus'nün "Yabancı"sını anımsattı, o da nasıl garip bir şekilde gökten düşer gibi annem öldü diyerek başlıyorsa Hjorth da babam öldü diyerek başlamış kitabına. Babanın ölümü ile kardeşlerin arasında bir anlaşmazlık yaşanıyor ancak bu anlaşmazlıkta aslında Bergljot pek oralı değil aslında, hatta bana neden miras bıraktı ki diyebilecek kadar umursamaz, onu asıl yaralayan kısım aileden gördüğü yaşadıklarına sessiz kalınması hatta inanmayan bir tavırda kalmaları. Miras konusunun tarafları Brad ve diğer kız kardeşler, babanın eşit dağıtmadığını düşündüğü kulübeler, çünkü geri kalan tüm mal varlığı eşit bölüştürülmesine rağmen bahsi geçen iki kulübenin Astrid ve Asa arasında paylaştırılması ve buna karşılık diğerlerine kulübelerin değerinin çok altında bir ödeme yapılması. Brad bu duruma sessiz kalmayınca ve yanına Bergljot'u da almaya çalışmasıyla ortalık karışır gibi oluyor ancak Bergljot'un bu olayı kendini bir kez daha açıklama şansı bulmasına yormasıyla aile arasında ipler bir tık daha geriliyor. Bizler de mirasla tekrar gün yüzüne çıkan bir travma ve aile fertlerinin tepkilerini okuyoruz. 

    Biraz da üslup ve anlatım yönünden ele alalım. Öncelikle çeviri beni çok memnun etti. Anlatımda biz sürekli bir flashbackler yaşasak da zaten bir o olaya bir bu olaya geçişler var ve kitap da bu anlatıma göre bölünmüş, yani bir sayfayı bile doldurmayan bir andan bahsedip diğerine geçiyoruz, tabi ki bu ara ara bağlanmada problem yaratıyor ancak yazar, akıcılık ve sadelik ile bu kısmı çok iyi toparlamış. Kitapta Jung ve daha birçok düşünüre atıflar yapılıyor ki ben bunları ayrıca sevdim, çünkü bize bu travmayı anlatırken aslında Bergljot kendi kendinin de psikologu olmaya çabalıyor. İşte tam bu noktada biz bir iç hesaplaşmaya, kişinin kendi psikanalizini yapmasına tanıklık ediyoruz. 

    Genel olarak sarsıcı bir konuyu sade ve akıcı bir dilde anlatmasıyla Hjorth beni etkiledi. Bergljot'u ve hikayesini severek merakla okudum. Yer yer ona acıdım, yer yer de kızdım, çünkü kopmak üzerine bu kadar konuşup dönüp dolaşıp yine aynı yere gelmesi beni kızdırdı ama buna da hak vermeyi başardım, ne de olsa aile. 

    Kısacası farklı bir yazar ve etkileyici bir kitap okumak istedim, umduğumun da fazlasını buldum. İçinden kendime aldığım dersler ile unutulmazlarım arasına girdi. Bir kız çocuğunun kendi içine kilitli kalmasını ve yalnız başına bununla başa çıkmasını okumayı ben çok sevdim. 

Alıntılar ile bitirelim istiyorum. Bir şans verip okuyun, pişman olmayacaksınız. 

"Hayatımızın akışında önemli bir rol üstlenecek, yönümüzü değiştirecek seçimleri etkileyecek ya da belirleyecek insanlarla yollarımızın tesadüf eseri kesiştiğini düşünmek ne garip. Belki de tesadüf değildir. Karşımızdaki insanın, bilinçli ya da bilinçsiz, gitmek istediğimiz yöne bizi itekleyeceğini seziyor olabilir miyiz? Belki davete icap etme sebebimiz budur. Karşımızdaki insanın yürümek istediğimiz yoldan bizi döndüreceğini, karşımıza engeller çıkaracağını hissedince onu yeniden görme isteği duymuyor olabilir miyiz? Tek bir kişinin, sırf geçmişte ona danıştık diye kriz anlarında davranışlarımızı yönlendirebileceğini ve bunca önem taşıyabileceğini düşünmek garip." (s.10)

"hiçbir şey olmamış gibi davranmak, dürüst olmamak neden? Dünya bu yüzden batıyor işte, çünkü insanlar fikirlerini söylemiyor, dürüst davranmıyor, kimsenin keyfi kaçmasın diye yapmacık tavırlar takınıyorlar" (s.24)

"İnsan itiraf edilmemiş bir şeyi affedemez ki!" (s.44)

"bir kapı yoktu, kendi içimde kilitli kalmıştım ben." (s.55)

"zira aşk kalp çevresinde çalışan bir cerrahtır." (s.68)

"Her şey bağlantılıdır. Anlamak üzere kulak kesilmiş biri için hiçbir sözcük tamamen masum değildir." (s.77)

"herkes uyurken çocuk gibi olur, ama içlerinde savaşmadıkları doğru değil, bu bir güzelleme, çünkü uyurken savaşırız, neredeyse istisnasız bir kuraldır bu" (s.81)

"İnsan iki ruh hali içinde birden bulunabilir. İnsan son derece mutsuz, huzursuz, derinden sarsılmış olabilir ve yine de bir mutluluk anı yaşayabilir, hatta son derece mutsuz olduğundan bunu çok yoğun yaşayabilir, sadece bir an için değil" (s.95)

"her şey her an aydınlık olsaydı karanlığı içimizde taşımak zorunda kalırdık" (s.102)

"Unutmaya, zihninde bastırmaya çalıştı, uzun bir süre için yaraladığı kişi sanki olayı unutmuş, bastırmış gibi görünmüştü ve bu olanları anlamış kişiler de bunu unutmuş, bastırmış gibi görünmüştü, ancak bastırılan, unutulan şey gün gelir unutulanlar, bastırılanlar arasından sıyrılıp çıkar, o zaman ne olacak?" (s.105)

"Bazen çok geç olur. Bazen düzeltmek mümkün değildir, onarılamaz." (s.105)

"Çemberin dışında olmak insanı becerikli kılar. Kayıplar insana beceri kazandırır. Parasızlık beceri kazandırır, vergi memurlarıyla başını derde sokmak beceri kazandırır, ezilmek beceri kazandırır. Şansınız yaver gidip işler bir şekilde yoluna girerse tepeden tırnağa sefalet içindeyken hangi türden beceriler edindiğinizi unutmamalısınız." (s.129)

"Tüm canlıların ilk vazifesi dayanmaktır." (s.134)

"Düşünür Arne Johan Vetlesen, araştırma komisyonlarının, savaştan sonraki uzlaştırma süreçlerinin zayıf noktası kurbanlardan beklenenin, saldırganlardan beklenenle aynı olmasıdır ve burada bir haksızlık söz konusudur der." (s.207)

"çünkü armağanlar bir parça lütufsa bir parça da lanettir" (s.216)

"Ya hayatını tatmin etmeye, onay görmeye adadığın biri öldüğünde aniden boşluğa düşersen?" (s.216)

"Ya seni kabul etmelerini istediğin kişiler öldüklerinde onlardan kabul görmek için yaptığın irili ufaklı, bilinçli ya da bilinçsiz seçimlerin başkalarını senden uzaklaştırdığını keşfedersen?" (s.216)

"Sybille Bedford bir yerlerde şöyle yazmıştı: İnsan gençken kendini bir bütüne, insanlığın temel ilkelerine bağlı hissetmez, insan gençken bir sürü şey dener çünkü hayat bir genel prova gibi algılanır, perde gerçekten açıldığında değiştirilebilecek bir prova gibi. Ama gün gelir perdenin her daim açık olduğu kafasına dank eder. Sahnelenen, oyunun kendisidir." (s.217)

"Acı çekerek iyi biri olunmaz. Acı çekerek genellikle kötü biri olunur. Kimin en çok acı çektiğini tartışmak çocukçadır. Baskı gören çocuk genellikle sakatlanır, duygusal yaşamı zarar görür, baskı gören genellikle baskı yapanın düşünce yapısıyla yöntemlerini benimser, baskı görmenin en vahim sonucu budur; bu, baskı göreni mahveder ve onun kendini kurtarma olanaklarını azaltır. Acıyı işe yarar kılmak büyük uğraş gerektirir, özellikle de acı çeken kişi için." (s.219)

"Gerçeğin bir kısmı, can yakan duyguları bertaraf etmek için yok edilir ve bu tür bir savunma mekanizmasını sürdürebilmek zordur." (s.236)

"İnsanların hayatı roman gibidir, diye düşündüm, bir romanda ne kadar ilerlerseniz, roman sıkıcı bile olsa neler olacağını merak edersiniz, bir insanı uzun süre takip ettiyseniz, o kişi hayli sıkıcı biri olsa bile nasıl gideceğini, ilerde neler olacağını merak edersiniz." (s.239)

"Kopmak ölüm gibi, diye düşündüm; başlarda insanın canını yakıyor, sonra yokluğa alışıyorsunuz, diğeri, ölen kişi, yavaş yavaş yok olup sizden uzaklaşıyor." (s.240)

"Çünkü ölmüş birinin lafı yaşayanlarınkinden daha kıymetlidir. Ve ölmüş birine acımak, yaşayan birine acımaktan kolaydır" (s.253)



Özlem Ekici, Personal Blogger Templates | Blog aa

Levla'nın Not Defteri - Kişisel Blog | Bütün Hakları Saklıdır | Copyright © | 2016 - 2025