İlk bakışta Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın ölümünün ardından yazılmış sakin bir yas anlatısı gibi duruyor. Ama birkaç sayfa sonra şunu fark ediyorsunuz: Bu kitap aslında ölümle değil, geride kalanla ilgileniyor. Hafızayla, kimlikle, insanın kendisini neye yaslayarak var ettiğine dair sorularla. Gospodinov büyük cümleler kurmuyor, dramatik sahneler yaratmıyor, okuru ağlatmak için özel bir çaba göstermiyor. Tam tersine, sesi sürekli kısık. Ve belki de tam bu yüzden, okurken insanın içi daha çok acıyor.
Bir babayı kaybetmek, yalnızca sevilen bir insanı kaybetmek değil. Seni henüz kimse olmadan önce tanıyan, ilk hâline tanıklık eden son kişinin de gitmesi demek. Anne babalar bu yüzden tuhaf bir güven duygusu yaratır: Onlar hayattayken çocukluğumuzun bir adresi vardır. Gittiklerinde çocukluk biraz sahipsiz kalır. Bahçıvan ve Ölüm, tam olarak bu sahipsizliğin kitabı. Acıyı anlatmıyor; acının içinde duruyor. Teselli sunmuyor, “zamanla geçer” demiyor. Sadece şunu fısıldıyor: Bazı kayıplar dünyadan değil, insanın içinden bir şeyler alır.
Gospodinov’un dili her zamanki gibi sade ama bu sadelik bir yoksunluk değil, bilinçli bir edebi tercih. Şiirsel ama gösterişsiz, ironik ama mesafeli. Zaten metni güçlü kılan şey de bu. Yazar, kendi babasını 20 Aralık 2023’te kanser nedeniyle kaybettikten sonra bu kitabı yazıyor. Bu bilgi, metnin üzerinde görünmez bir ağırlık yaratıyor; fakat kitap asla bir acı teşhirine dönüşmüyor. Daha çok şu hissi veriyor: Bunu yaşadım ve şimdi bununla nasıl yaşanır, ona bakıyorum.
Kitap şu cümleyle açılıyor:
“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.”
Daha ilk satırda kitabın tonunu, temasını ve felsefesini ele veriyor. Bahçe, baba için yaşamla ilgili bir uğraş alanıyken; oğul için bir hafıza mekânına dönüşüyor. Toprak burada yalnızca bir doğa unsuru değil; hem besleyen hem geri alan bir varoluş alanı. İnsanlığın topraktan geldiği fikriyle birlikte, bahçe metaforu bilinçli ve çok katmanlı bir şekilde kuruluyor. Yaşam ve ölüm karşı karşıya gelmiyor; yan yana duruyor.
Anlatı kronolojik ilerlemiyor, çünkü yas da kronolojik ilerlemiyor. Günler ve aylar yerine adımlar, kalp atışları, nefes alışverişleri, yenen yemekler sayılıyor. Zaman bozuluyor, yerine beden geçiyor. Bu yapı yer yer okuru zorlayabiliyor; ama bu zorluk metnin kusuru değil, duygusal gerçekliği. Büyük kayıplardan sonra kimse takvimle yaşamıyor zaten.
Metnin arka planında, adı açıkça konmasa da güçlü bir felsefi damar sürekli hissediliyor. Gospodinov’un anlatısı, Heidegger’in “ölüme-doğru-varlık” fikrini neredeyse doğal bir refleks gibi metnin her yerine yaymış durumda: Baba hastalandıkça oğul yalnızca onun ölümüne değil, kendi sonluluğuna da yavaş yavaş uyanıyor. Ölüm burada soyut, teorik bir düşünce değil; adım adım yaklaşan, gündelik hayatın içine sızan bir gerçeklik. Babayla birlikte sıkça tekrarlanan “Korkacak bir şey yok” cümlesi ise Epikür’ün “ölüm varsa biz yokuz” düşüncesini çağrıştıran sakin bir kabulleniş taşıyor; dramatik bir yüzleşmeden çok, neredeyse gündelik bir sükûnet hâli. Levinas’ı hatırlatan bir biçimde, ölüm en çok başkasının yüzünde görünür oluyor; oğul, babasının çözülüşünü izlerken kendi kırılganlığını ve sınırlılığını fark ediyor. Tüm bunların üzerine bahçe metaforu ekleniyor: Stoacı düşüncedeki gibi, doğanın döngüsünü kabullenen, ne isyan eden ne de romantize eden bir yer. Toprak alıyor, ama bunu evrensel bir düzenin parçası olarak yapıyor.
Gospodinov türler arasında da son derece rahat dolaşıyor. Anı, roman ve deneme arasında net sınırlar yok; metin bu geçişlerden rahatsız olmuyor. Yasın tek bir formu olmadığı gibi, bu kitabın da tek bir türü yok. Yazar, bölümlerin uzunluğu ya da kısalığı konusunda bir denge kaygısı gütmüyor; bazı bölümler birkaç sayfa sürerken, bazıları tek bir düşünceyle bitiyor. Bu da metne neredeyse biyografik bir doğallık kazandırıyor.
Eleştirilebilecek yönlerinden biri, bilinçli olarak parçalanmış kronolojik yapının zaman zaman okuru yorması olabilir. Ancak bu karmaşa, kitabın ruhuna fazlasıyla uygun. Çünkü yas da zaten düzenli, temiz ve anlaşılır bir süreç değil.
Sonuç olarak Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın kaybını anlatırken ölümü romantize etmeyen; ama ondan da kaçmayan nadir metinlerden biri. Ölümü sevdirmeye çalışmıyor, onunla birlikte düşünmeyi öğretiyor. Yasın geçmediğini, sadece biçim değiştirdiğini hatırlatıyor. Gürültülü bir kitap değil; sessizliği büyüten bir metin. Bitirdiğinizde içiniz biraz acıyor, evet. Ama o acı, tuhaf bir şekilde insanı daha canlı hissettiriyor.
Ben bu kitabı uzun süredir okumayı bekliyordum ve yeni yılın başlarında elime aldım. İngilizce halinden okuyarak ilerledim. Bu gibi farklı dillerde okuduğum ve yorumladığım diğer kitapları goodreads hesabımda paylaşmaya çalışıyorum. Alıntılar ve okurkenki düşüncelerim ile de bu yolculuğumu daha aktif hale getiriyorum. Bu kitap ile ilgili İngilizce yorumum ve alıntılarıma buradan bakabilirsiniz.












.jpg)

























